31 Ocak 2007 Çarşamba

Havada elektronik kokusu var....


Geçen haftadan beri Ankara’da havanında soğukları abartmasıyla iyice evlerden çıkamaz olduk, kuruduk, ev - iş çemberinde elimizde büyüteç hayattan zevk alma noktaları kovalar hale geldik, “Lost”ları adeta baş tacımız ettik, Zanikle birbirimize iyice sokulduk. Derken derken oturmuş kibar kibar fincanımdan sabah kahvemi yudumlarken bana bi mail geldi : Saklıkent’te bir atraksyon vaaaaaar, Marco V geliyor, duyduk duymadık demeyiiiiiiin… Zaten ne duymıycaz, apartta bir yerlerde bi olay, bi happening olsada katılsak durumlarındayız (hepten kış uykusuna yatmamış Ankara ahalisi olarak). Neyse ben de eski cluplerin altın çağını yaşamış, tam da "clubber" diye bir takım garip yaratıkların clupleri basıp, robotik sportif danslarıyla uyuşturucudan nasibini almış bi şekilde mekanları iğrenç hale getirmesine ramak kalmışken ortamı terk etmiş ve bu sosyolojik durumlardan kendini sıyırmış bir şanslı olaraktan torunlarıma rahat rahat elektronik çağın temiz anılarını anlatabilmenin gururunu taşımaktayım. Az mı “Millenium’a giriyoruz, gözlükleri takarım clube giderim, kapıya isim yazdırdınmı, ıptıkı cıstık, üçyüz bejjyüz” geyikleri yapmıştık zamanında…Faces’de 20’de az mı sabahın ilk ışıklarına kadar eğlenmiştik. (Faces daha sonra “haydi eller havaya” kıvamı bir yer olup içeride “sayın ağabeylerin” cirit attığı bir eğlence dünyasına dönüşmesiyle bizi bayağı bir üzmüştü). Ben şahsen, hala elektronik müzikten kopabilmiş değilken sevindim tabi bu Marco V’nin teşrif edişine. Internete gireyim bir bakiim dedim saat kaçta başlıyor party, giriş ücreti ne, sadece Ankara’ya mı geliyor kendileri gibilerinden ki… bi röportaj la karşılaştım nick’i Turkclubber (!!!!!!!) olan Tayfun yayınlamış. Dialokta Ozan soruyor, Marco V cevap veriyor da gül gül öldüm. Aynen alıntı yapmak istiyorum bazı yerleri kimse kusura bakmasın ama:

Turkclubber- Marco V'nin soundunu nasıl tarif edersin?
Marco V- Moda, bass ağırlıklı ve enerjik.
(Moda ne yahu. Pause…. Kim bilir adamcağız ne dedi bunlar nasıl çevirdi, neyse devam ediyorum….)

Turkclubber- Sabah ilk uyandığında ne dinlersin?
Marco V- Önceden yaptığım kendi müziklerimi :)

Turkclubber- Türkiye hakkında ne düşünüyorsun?
Marco V- Türk clubberları gerçekten çok seviyorum. Gerçekten sert, güzel partiler yapabileceklerini tahmin etmezdim.

Turkclubber- Herhangi bir batıl inancın var mı? Yani sahneye çıkmadan önce değişik birşey yapıyor musun?
Marco V- Sadece önceki setlerimin kapaklarına bakıyorum çünkü her şey orada. Ve hemen çıkıp çalmak istiyorum.

(Alla alla burası da bana pek inandırıcı gelmedi ya neyse…)

Turkclubber- Kullandığın parfüm ne?
Marco V- Abercrombie. Çok ucuz bir parfüm ama Amerika'dan başka dünyanın hiçbir yerinde satılmıyor. (ne alaka şimdi parfüm …)
Turkclubber- Son sorumuz. turkclubber.com için set yapar mısın?
Marco V- Tabiki sorun değil!

Ya valla karizmasının içine etmişsiniz ama adamın. Ardından da yorumlar geliyor ki evlere şenlik. Mesela bi tanesi demişki: “Ozan kardeşim emeğine sağlık site ve üyeler için böle röportajlar faydalı olacaktır devamını bekliyorum başarılar kardeşim... “ Nasıl faydalı olacaksa??? Parfüm sipariş ederiz belki internetten?? Bi de dj kardeşliği diye bir şey mi var da biz kaçırdık arada, onu da anlamadım?

Bir diğeri: “mükemmel olmuş böle röportajlarla hem dj leri daha yakından seviyor ve onların bilinmeyen yönlerini öğreniyoruz teşekkürler” ve yorumlar devam ediyor “emeğinize saglık tesekkurler” “yawww anasınaa beee harbii coookk iyiiiiii...” “bu adam fenaa müzik yapıor” “cok saglam calıyo akıllara zarar”

Ne diyeyim…. Alttan alta sosyal içerik bir eleştiri silsilesi kafamda uçuşsa da hiç yorum yapmak istemiyorum apaçilere….. Ve biz tam zamanında kaçmışız clup alemlerinden diyorum. Ama Cumartesi takıp takıştırılıp bi Marco V’ye gidilip bakılıcak tabiki….. önce evde Organic music dinleyip, votka redbull içilerek…

30 Ocak 2007 Salı

yılbaşı romansı....




Hayatımın ilk yılbaşı ağacı terasta itinayla süslenmiş, önünde poz verilmişti...

29 Ocak 2007 Pazartesi

No haşhaş....No kokain...








Alaah Alahhh sesleriyle haftaya başladık, yorgun savaşçılar olarak. Hafta sonu bi çırpıda geldi geçti kapıdan ce e dedi gitti, elimizde dondurmamız eridi, şekerimiz alındı saklandı, topumuz kesildi, büyüdüğümüz hatırlatıldı, kıçımıza bi tekme işe yollandık, eşek kadar olmuştuk artık. Bir kişi hariç Zan Zan Zan… Sabah apar topar giyiniyorum saat olmuş 9.10, yataktan 3 yaş altı mahmur bi ses yükseldi “Ben işe gitmiceeem. Elim acıyo.” Ay kıyamaaam.

Olaylar şöyle gelişti başa dönücek olursak. (Tarantino usulü bi yazıymışcasına). Cuma gecesi en nihayetinde Manhattan’a gittik. Bunca yıldır Ankara’da yaşayan bir insan olarak ilk defa Cuma gecesi Manhattan’da alemin nabzını tutmuş bulunuyoruz bu arada anti parantez. Bunda arkadaşlarımızın orda çalmasının büyük etkisi oldu ne yalan söyleyeyim. Efenim grubumuzun adı “Disco disco” ve cidden orijinal bi repertuar yapmışlar kendileri helal olsun. No haşhaşlar, M. Jacksondan “black or white” lar. Bizede Zanikoyla dans dans sabaha kadar dans moduna girmek düştü. Ama tabi bi gece evvelden Çilekzede olmanın verdiği uykusuzlukla nafileydi bu çabamız. İşi tadında bırakıp kendimizi bi güzel müzikle harmanlayıp eve dönüyoduk ki nerdeyse çıkışta karşılaştığımız ve koştura koştura If'e giden arkadaşlarımıza kaptırıyorduk kendimizi. Sabah işleri güçleri yok tabi pislerin. Neyseki 2de eve döndük, bi uyku bi uyku ohhh. Cumartesi ofis yorgunluk ve eve gidip dinlenme hayaliyle bütün gün bilgisayar başında sırt ağrılarına kulak asmamaya çalışma çabalarıyla aksileşen ben ve dark dark modlar uzatmıyayım. Canım mandalina çekmiş, almışım elime bi kilo mandalina, Room da Meldoşla bi soda (içine de rica edip mandalina suyu sıktırdım) içip, eve yollanıp, trink kapının anahtarını çevirince, evde Zanikonun jestiyle büyülendim adeta. Çalışma odasına dolaplar yerleşmiş, temizlenmiş, yerleştirilmiş, cillop cillop. Mekanda oturduk laflıyoruz akşam planları, kimleri arasak, nereye gitsek, nerde ne var, harlıyoruz da harlıyoruz. Şimdi benim şöyle bi huyum vardır, ne kadar yorgun olursam oliim bi yarım saat-bir saat uyuyunca sabah kadar afyonum patlar cin gibi olurum adeta. Bi uyuyup kalkıcam o yorgunluğa, süper olucam, dinçlik baş göstericek ve tek gecemiz olan cumartesi bişiler yapıcaz hesapta. Yattım ama öldür Allah uyuyamıyorum. Sanki evi fareler basmış, bi tıkırtılar bi sesler bi çıtırtılar. Tam daldırıcam bi ses, bi soluk. Aaaaa ama bi çıldırdım. “Ayol bu ne yahu kendi evimde ….” tarzı bi dellenmeyle sinir harbi, teror estirdim falan. Yeni döşenmiş çalışma odasına çekildim uykusuzluğun verdiği gıcık olmuşlukla, bi Pulp Fiction koydum computere, ki her zaman keyfimi yerine getirmeyi bilmiştir. Zan da artık salonda ne izliyo o sırada bilmiorum tabi. Trip atıorum aklımca, halbüki nası garibime gitti. Biz yıllardır (heralde bi 8 yıldır tanışırız) hep dipdibeyizdir, değil ayrı odalarda film izlemek, göbeğimiz bağlı gibi her yere beraber gideriz, yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmez yani. O esnada Zaniğin bana almış olduğu ve sessiz sessiz getirip masaya koyduğu çikolatayla buzlar erimiş, Pazar sabahı brunch'ımızla her şey normale dönmüş, balıkların suyunu değiştirirken Zanın fanusu çatlatıp elini kesmesiyle “aşkım bişeyin yokya lara, canıııım kıyamam lara” kadar varmıştı. Olan Cumartesi gecemize olmuştu, helbuki gece arayan Gamze gayet “Olum bu kaçmaz, arkadaşım çalıyo bu gece, kapıya adını yazdırırım, mertler, hikmetler, zartlar zurtlar herkez var” tarzında bi yerin açılışına davet ediyodu bizi bi gaz bi gaz. Öööö gitmedik salak gibi…

Neyseki Pazar günümüz süper geçti. Domestik modlarda Onurcum öğlen uykusuna yatmışken bi tremisu patlattım mutfakta, çıktım DVD baktım, ordan ver elini DnR, uzun zamandır almayı ertelediğim “Buse Cinayetleri ve Huzur Cinayetleri’ni” aldım bi güzel, ki Zanik aradı... uyanmış. Bütün öğlen uyumuştu tek tatil günümüzde yine küsesim geldi ama artık abartmiim dedim içimden. O da çıktı Tunalıya DVD mizi aldık. Gün tadında yemek, tiremisu, cappucino ve film olayına girdik (Ilizyonist, 10 üzerinden 7 verdik gitti) ki ben zaten sızmışım artık salonda. Tabiki bütün gün uyuyan Zan sabah 5 e kadar uyuyamamanın verdiği rehavetle sabah kendine tatil ilan etti. Şimdi evde tembel teneke. Akşam eve gidip kitap okuyup kanepeye kavuşmak ve Lost manyaklığına girmek için sabırsızlanıyorum….

26 Ocak 2007 Cuma

Çocuğum olsa demek nası şımarıcak…


Yine bir uykusuzluk bir uykusuzluk...uyku cehennemi kapımızda... Abimlerin bir koşu “Gotan Project” konserine İstanbula gitmesiyle misafirimiz olan Çilek, bir anda minik şirin bir köpek suretiden çıkıp, yaramaz, şımarık, söz dinlemez, sürekli, havlayan -havlamasada hırıltı benzeri garip sesler çıkartan- bir tiplemeye dönüştü. Üstüne üstlük apartmanda köpek beslemenin yasak olması onu bizim evde bir kaçak yapmaktaydı. Fakat sabaha kadar havlaması bütün apartmanda Çişeğin sesinin yankılanmasına, bizim de susar umuduyla yatağa davet etmemize ve her havlayışında yaylı yatakta deli gibi sıçramamıza neden oldu. "Zanik"in sabah belirtmesine göre bir ara ben de kendimi kaptırıp o havladıkça hırıltılı gibi sesler çıkartarak ona eşilik etmişim, ki hiç hatırlamıyorum uyku arasında. Zavallı Onurcuum benim. Neyse sabah olduk biz olduk denebilir.



Bu arada gecenin başı bizim eve yeni taşınmamız ve dolap eksiğimizle başlayan eve dolap taşıma maceramızla şenlenmiş, benim terasa kadar koca koca dolapları çıkaran adamlara çok acımam ve onlara dolapları evin orta yerine koydurmamla iyice saçma bir hal almıştı, ki bu arada fonda zaten Çilek hep havlamaktaydı. İpler onun eline geçmişti bi kere, ama napabilirim kızamama sorunum var işte benim?? Zanik eve gelince taşınmış yepyeni dolaplarımızı evin koridorunda, odalarda yerlerde orda burada görünce (şoklarda) adamlara neden taşıtmadığımı sordu doğal olarak ve belimizi çatlatma pahasına hepsini odalara teker teker yerleştirmeye başlamıştık ki bizi gülme krizi tuttu. İnsan dolap taşırken bu kadar mı çaresiz olur kardeşim.. Ağırlık altında gülme tutuyo resmen insanı ve birbirimizi damarlar çıkmış kıpkırmızı gördükçe iyice gülme hissi dürttü bizi. Vel hasıl gayipten gıdıklanmalarla bi dolabı taşımak yarım saatimiz aldı. O arada Çilek ne güzel uyuyodu balıkların yanında. (Zanik eve fanusta balık almışta sağolasıca). Biz o yorgunluğun üstüne bi de dolapları sildik bi güzel ve “yattığımız yeri beğeniriz artık” diyerekten salonda sızışlara geçtik. Ve bi uyuduk bi uyuduk demek isterdim ama nerdeee… Şimdi beraber ofise geldik Çilek hanımla ve ben ona küsüm. Eşek herif diicem de kız o kız… Bakıyo ordan yatmış minderine uykularda ohhh… Bu arada sızmadan önce Ed Wood izliyoduk ve çok süper bi filme benziyodu, ilk iş gidip almak olucak DVD sini, Tim Burton’a saygı kuşağı babında…..

25 Ocak 2007 Perşembe

Aziz Sarıyer gecesi


Tamda yılbaşı arifesinde iyice dinlenip bünyeyi yılbaşı gecesi coşkusuna ve enerji tüketime hazırlayacağımız yerde, biz 28 Aralık itibariyle alkoholizmin doruklarına çıkıp, ciğerleri nikotinle bayram ettirmiş ve uyku düzenimizi yaklaşık 5 saat rötarla sekteye uğratmış bulunuyoruz. Erken ve zamansız gelen bu yorgunluk yılbaşını evde geçirme isteğimi bir kez daha körüklemekle kalmayıp, noolucak işte yılbaşı da bu tür gecelerin bir ikizi hissinin içimde gümbür gümbür yükseltmesine neden olmakta. Her ne kadar bu yılbaşı ne kadar saçma ve klişe de geçicek olsa benim evli olarak geçireceğim ilk yılbaşı olması sebebiyle anlam ve önemi bil hakikat ki diğer senelere nazaran farklı olacak gibi görünüyor. Gel gelelim yine de dün o kadar içecek ne vardı demekten şu an kendimi alamıyorum. Hafta içi bi kere içki içmeme kararı almamın ne kadar taktire şayan bir dayatma olduğunu yeni yeni anlıyorum ve uyguladığım günler için kendimi adeta kucaklıyorum. Dün gece güzide Ankara’mızın Köroğlu muhitinde pek de eşi benzerine rastlanmayan bir davet münasebetiyle içkileri devirip, sanki bu gün tatilmiş şizofrenisiyle ve ofiste sürünmiyecekmişcesine rahat rahat eğlenip sergilenen tasarımları kahkahalar eşliğinde yorumlarımızdan ve eleştirilerimizden esirgemedik. Her şey ilk başta giyinme kriziyle başladı desem yeri var aslında. Şık giyinip gitme uğruna yaklaşık 15pont topuklu ayakkabılarımız, makyaj ve saç stillerini konuşturmamız sayesinde gecenin sonunda davet sahibi Sinan Beyden ofisçe Fashion tv den fırlamışlar iltifatını hak etmiş olmamız çabalarımızın boşa çıkmadığının göstergesiydi. Nooluyosa?? Neyse kadın dünyası işte kaptırmıştık kendimizi bi kere giyinme çılgınlığına. Üstüne üstelik içeride genelde herkezin iş çıkışı gelmesinin ve dışarıda havanın eksi 10 derece soğuklukta olmasının da etkisiyle, doğal olarak normal sayılabilicek giyim kuşamda insan topluluğunun arasında biz iyice dikkat çekici kaldık _az gelir, abartıydık, saçmaydık, delimiydik meydik. Ayol alt tarafı tasarım ürünlerinin ve yeni koleksiyonun tanıtılacağı showroom da verilen mini bi davet. Gece hoş beş sohbet ve ben en çok “Moon” u beğendim, ya da “Bowl”un kıvrımları müthiş edaları, ürünlerin isimlerine varıncaya kadar benimseme mertebesine yükselirken, şarapların etkisi damarlarda kendini göstermeye başlamıştı ki, Aziz Sarıyer le Alparda için tasarladığı 2007 koleksyonu ve tasarım anlayışı hakkında konuşmaya başladık. Öncelikle belirtmeliyim ki son derece mütevazi, dingin ve dinlendirici alt yapısının yanı sıra iletişimi çok kuvvetli ve rahatlatıcı bakışları olan bir insan kendileri. Ve sohbet çok keyifliydi. Geceyi the Party filmindeki saçmalıklara maruz kalmadan bitirmenin verdiği huzurla, evlere dağılma hayalleri kurmaya başlamıştıK ki, ofis ahalisi olarak yılbaşı kutlaması için Lone Star a (yada Lucky Star herneyse sürekli karıştırıyoruz) gidileceği aklıma geldi. Üstüne üstelik çok matah bir yere gidermişiz gibi Aziz Sarıyer’i de davet ettik. Tamam grubun yaptıkları müzik her ne kadar benim dinlediğim tarza uymasa da çok kaliteli. Ama o içerideki ses düzenine ne demeli. Sıkışık, havalandırmadan aciz, sanki yazlık bi sitenin salaş diskosu hissini uyandıran o müthiş atmosfer ve son olarak da bizim alkolün dibine vurarak ettiğimiz danslara, Aziz Sarıyerin ney dinler edasıyla müzik grubuna attığı bakışlar eklenince tam bir delilik ve tezatlık sahneye konulmuş oldu. Pause.
+1

En son eve gidip uyuma hayllerim de gece gece abim ve Zanik delisinin çorba içicez, dışarı çıkılıyosa tam çıkılsın efemdim, racona uyulsun edasında direksyonu çorbacıya kırmasıyla suya düştü. Çorbayla kalsa iyi dedirticek menüsüyle ve gece gece ancak bir Türk mantığının yemeye cesaret edebileceği gariplikte yemek çeşitleriyle bizimde masamız donatılmaya başlandı. En azından gecenin bu kısmını Aziz Sarıyerin kaçırdığına içten içe sevinirken, acıyan ve zonklayan ayaklarımızın alttan alta beynimi delmesi ve gözümün önünden silüet şeklinde geçen (zira odaklama sorunu çekiyodum), kelle, damar çorba, yoğurtlu etli dolma, sarma cart zurt vesaireye daha fazla bakamadım… Hay Allah yahu .Ayol bu da miğde ama yaniii.
+1

Neyse tabi o kadar içilen içkiyi boşa harcamamanın verdiği dışa vurumla çorbacıyı kahkahalarla inletip, anlatmadık abuk hikaye bırakmadık. Şimdi acil iki günlük yılbaşına hazırlık, dinlenme ve detox programına başlamam lazım. çavv

denizartibir




Yılların Denizerosu 2007 yılında +1 olarak kendimi lanse etmenin gururyla karşınızdayım. Lakin benim için büyük bir değişimin habercisi oldu kemikleşmiş sıfırımda vaz geçmem. Kim bilir belki de evlenmemin etkisi vardır bu isim değişikliğinde. O diil de şimdi aklıma geldi bütün banka, kredi kartıları, ssk sicil no zart zurt gibi hiç bir anlam ifade etmeyen kurumların uyarılarına rağmen daha soyadımı değiştirmedim. Ama yani nasıl üşeniyorum anlatamam. Yok muhtarmış, evrakmış, kırtasiyeymiş, 2 foto falan falan. Burda değiştirdim işte, şimdilik bununla idare ediversinler. Layığıla...