7 Haziran 2007 Perşembe

bir kaç günüdür

Evdeyim... ne bişeyler yap diyen var...ne yetiştirmem gereken bi takım işler.... ne stres ne bilgisayar başı uyuşmalar.... aylardır ertelediğim yapamadığım hayata dair işlerimi yoluna koyuyorum.... kendi günümü kendim planlıyorum.... böyle bir drumda varmış hayatta.... her an bağımlılık yapabilicek bir özgürlük halleri..... umarım hep böyle devam eder :)

mutlu ve umutluyum....uzun zamadır ilk defa koşuşturmacasız.....inanamıyorum ama oldu..mucize gibi :)

5 Haziran 2007 Salı

istanbul süprizi

Bir rahatlama bir rehavet bir serin sulara atlamışım hisleri....işte tatil işte iplerin koparılma anı..... 4 senedir ilk defa "aaa yeter be "diyip kaçtım gittim buralardan.....ve cennete düştüm tabiri caizse....herşey benim işi bırakmam ve "American Beauty" tadında ofisten çıkmamla başlayıp, istanbula giden ablama takılmamla başladı aslında... Bu aralara yaptığım en hayırlı işti diye düşünüyorum kendimce....stres stres nereye kadar ayol.... çatladık orta yerimizden resmen....


Ablam İstanbuldan ev aldığını söylediğinde tabi minicik bir yalı olduğunu üstelik de denize sıfır olduğunu tahmin bile edemezdim, hatta hayal bile edemezdim. Mini minnacık beyaz yalı baskı bi stüdyo kat, ki girer girmez mi büyülenir insan, manzaraya soluğu kesilir, boğaza bakıp bakıp kafaları yer, bir de yetmezmiş gibi önünde mini minnacık bir bahçe ki içinde kediler cirit atıyor, önünde deniz, tekneler, anlat anlat bitmez...efenim maşallah maşallahh...


Derken giriştik evi kurma işlerine, elektirik, gerekli beyaz eşyaların montesi, anahtar kopyalama, perde derken yaklaşık 9 saatte ikea dan nasibimizi alınca, bol koşturmacalı çok eğlenmeceli bir hafta geçirdim. Bu "durdun durdun al biraz da eğlen bakalım" diyen evrenin bana verdiği bir "gift"ti kesin. Ev hengamesi aralarına sıkıştırdığımız, deniz kenarı yürüyüşleri (herles balık tutuyo deli gibi, oranın en trend aktivitesi bu olduğuna karara verdim, ama o oltalar bi tarafımızı alıp kopartıcak diye de bende bi fobi oluştu bir anda... balık oltası fobisi :), boğazda akşam yemekleri (balık kalamar midye yemekten fosfor zehirlenmesine uğrıyacaktık nerdeyse, kilo almışım di de gıcık oldum), Borusan'a arabayı bırakırken Cem Yılmaz'la karşılaşma, Demet Şeneri görüp de görmemezlikten gelme, İkea'da Aysun Kayacı mıdır nedir (şu dudakları pörtlek olan) onla mutfak reyonunda karşılaşıp k,lolarını ve koca poposuna hayretler içinde kalış gibi geyikler geyikler... oh kafalar boşaldı, kuş gibi özgür ve bir o kadar da gururlu gezildi tozuldu...
Son gün Taksimde bir takım arkadaşlarla buluşulup Tonique diye süpriz bir mekana gittik ki girişi gayet pub havasında, bayıltıcı ahşap kaplamalar ve turistlerle dolu "ee burayamı geldik yani" dedirtecek havadayken, meğerse ikinci katta asansörle bambaşka diyarlara çıkılıyormuş. 30 saat asansor kuyruğu bekleyip tıklım pıkış doluşup bir de çıktıkki clube, terassa teras manzaraysa manzara, chill out bir ikinci teras, süper müzik, imajınasyonun dibine vurmuş tipler derken sabahı ettik. Bir ara cennetteyiz sandık, Ankara'yı hiç özlemedik, pılıyı pırtıyı toplayı İstanbul' a mı taşınsak diyip, trafiği ve siniri hastası olmuş insanlarını düşünerek, bu sakat ve bir o kadarda cazibeli şehire bulaşmamaya karar verdik. Ablacıım çok saol ne diyiim....acaip makbule geçti bilesin :)

21 Mayıs 2007 Pazartesi

maraş dondurmacısı

Bir yarışma serüveni ardından yorgun bünyeleri bu hafta yoga ile gevşetmenin esnetmenin sakız gibi büyütmenin rahatlatıcı etkisini yaşıyoruz. Önce çiz çiz çiz, vücudu kas kas kas, kamburu abart, hooop ardından yoga gevşe gevşe huzur… resmen saçmalattık bünyeyi, maraş dondurmacısı gibi oynadık dengelerle.. artık toparlama vakti….

Teras partileri vol.1 başlığı altında bu cumartesi itina ile teras müzik laflama üçlemesi ardından Zodiac isimli bol beklenti içerisine girip de, filmden çıkarken şapşal şapşal birbirimizin suratımıza bakındığımız bir hafta sonu geçirildi…..artık uyanma vakti…..

Ara ara düşünüyorum etrafımda bir tane normal arkadaşım, arkadaşımı geçtim bir tane normal insan yok. En yakın arkadaşım örneğin, New York a gitti iki hafta önce ki buraya kadar her şey normal, sevindirici. Olayın kopartıcı noktası şu bu ki: annesinin gözünde ben de gidiyordum bir koşu New Yorklara onunla beraber. Yapma etme dedimse de, bi kere söylemiş bulunmuş muş kendileri. Deli mi ne ayol…Sanki Antalya’ya gidiyo kadın. Bi de üstüne üstelik erkek arkadaşıyla, ki bu erkek arkadaş bizim yıllardır tanıdığımız Zan’ın en yakın arkadaşı olup, bizim vesilemizle erkek arkadaş sıfatına nail olmuş bir şahsiyet. Topu topu iki aydır tanışıp kaynaşıp sevgili olmalarını geçiyorum da Amerika’ya gitme manyaklığı nee!! Neyse mesela bana diyo ki canım arkadaşım giderken, “Aman Denizcim Tunalı’da fazla gezinme, karşılaşmayın annemlerle”. … E benim evim Tunalıda!!!! Bir de Amerikalara gitmişiz beraber hiç mi fotoğrafımız yok ortada. Artık otur photoshop da ayar üstüne ayar çek fotolara :) Neyse gel zaman git zaman bana bir telefon: arkadaşımın annesi… Pause… Kafadan aşağıya kaynar sular….Tabi yalan söyleyememesiyle meşhur ben “gayet Ankara’da olduğumu söyledim ve telefon suratıma kapandı bir güzel.” Skandal, rezalet, facia, ziller, çanlar…

Zan da pek eğlendi bu meseleyle “Amannn söyleseydin Manhattan‘da geziniyoruz şu an, bi sergi açılışına girmek üzereyiz falan” diyip diyip güldü karşıma geçip ben bi köşede kös kös oturuken…. hehehe…



not : fotonun konuyla hiç bir alakası yoktur.....çiziyoruz işte futursuzca.....ben önde Sedo arkada...

16 Mayıs 2007 Çarşamba

hatha yoga

Terasta bir süredir vaziyetlediğimiz yoga partileri son hızıyla Ankara camiasına yayılmakta, nerdeyse 20 kişilik bir yoga severler grubu kurmuş olmaktan gurur duymaktayız. Bu aktivite ben caazın sürekli taxi kapılarından elektiriğe çarpılmam ve stres yumağı halinde etrafta gezinmem ve bu halimden son derece şikayetçi olmamla bir gün "hadi yoga yapalım bari..eyooo" diye bi gaz Ülküalan pasajına giderek 8 adet egzersiz minderi almamla başladı denilebilir. Meğer etrafım "bıktık be çalışmaktan, kardeşim bi rahatlama ortamı yok mu yahu bu dünyada, amanın belim, of da sırtım, boyun ağrılarım oy oy oy" şeklinde gezinen şahsiyetlerle dolup taşıyormuş. "Vesile ile her hafta buluşmuşda oluyoruz, gün gibi" diye diye, organizasyon büyümüş, terası çökertme pahasına kalabalıklaşılmış, büyük bir ciddiyetle bacaklar havayaaaa ordan sırtlar arkaya......komşuların tuhaf bakışları arasında :)... bi de arada Zan'a bakınca acaip gülme tutmasa beni (her seferinde arkadaşlardan özür diliyorum bi güzel). Efenim hocamız Esra (öle koftiden diil bayaa profsyonel yoga hocası kendileri, kızıyo falan cıvıyınca) önderliğinde takribi bir saat süren asanalar ve üzerinde terasta yayılmak suretiyle pelte olmuş vücutlarımızı portakal sularıyla şımartma halleri....
+1


+++++1
Bu yoga işlerine sardırınca tabi suratlara yayılmış gülümseme ile doğayla bütünleşme, ılık esen rüzgarın yüzünü yalaması, uyanan çiçekler böcekler, salınan ağaç dalları, sabah erken kalkıp adaçayı eşliğinde güneşin ağarmasını izleme drumlarına kaptırınca bilgisayar ve de bar mar iyice fena geliyo bünyeye. Geçen ıslatalım biraz dedik Zan'la Overall a gittik bir gaflete düşerekten (zaten oldum olası sevmem, Özlemin doom günü diye kıramadık) ayyyyyyyyyy ayyyy... sıcak ter içki leş leşşş.... valla canımızı dışarı zor attık... ya biz yaşlanıyoruz yada cidden yogi olduk bu yaştan sonra :)

24 Nisan 2007 Salı

how does it make you feel

sen çık 8 de, çık 9 da, çık 9 da, çık 9
işten
sonra yaz yazabilirsen....
yinede seviyoruz bindiğimiz dalı kesmeyi, yinede cesaret edebiliyoruz yüz çevirmeyi, pisi pisi
Herneyse,
Bizim bi işimiz var insanı delirtir... Her an çıkan yeni malzemeler, son teknoloji ürünler, estetik harikası tasarımlar, şeker dükkanına giren çocuk gibi hepsinden alma hissi her birini teker teker mekanlarda kullanma çılgınlığı yaratıyor bünyelerde...

bizaat çizip uygulattığım banyolardan bir tanesi var ki mesela içine koy beni orda yaşarım, hayat geçiririm, Olga'nın değişiyle yirim yirim yirim.... Siyah mı siyah seramikler, o canıım bisazzalar içinde bem beyaz jakuzzi (teak di ama corianl'a beyazlattık, biraz Türk aklı oldu ama süper de oldu), Stark X klozet heykel gibi, bataryalar keza keskin keskin kare dominantlaşmakta, yerde 60 a 60 verevine seramikler, koskoca camdan bir duş, anlat anlat bitmez valla.... en iyisi 3d max halini göstermek ki bitmişi de aynısı da oldu... bir tek içime sinmeyen yıldızlama tabir ettikleri fiberoptik aydınlatma... gece fena diil de ne biliim uçları falan çıkmış barisol den biraz fıslak bir görünümü var, ki o kadar gelişmiş bir teknoloji olmasına rağmen....


ve işte banyomuz, gururla




12 Nisan 2007 Perşembe

LİBİDOİT ANDROİD

Efenim hormon mevsimimiz açılmıştır, hayırlı uğurlu olaaaaa.....

bu ara favorilerim:
+ yüksek sesle "where's your head at??" dinlemek.....arkada hiç fark etmediğim sesler kulaklıktan anca duyulmakta,
+ gece en az 2 ye kadar oturma.. bi de yeni icat çay demleyip içioruz.. emekliler gibi... hiç çay sevmezdim, çaya doyamıyorum adeta.. hiç anlam veremedim....
+ 3 yıl aradan sonra yeniden "kemik" dergisi okumak
+ leblebi rejimi....
+ locus solus'un brütüs salatası
+ yürümek yürümek
+ underworld konseri için daydreaming yapmak
+ tatil planlarına start vermek
+ tellibağ diye bi şarap (süper uygun fiyata maximum lezzet)

falan falan..............

9 Nisan 2007 Pazartesi

Kuğuların sessizliği



  • O Tunalı alt geçidindeki fayanslardaki kuğular da ne öyle ya.... o fayanslarda neyin nesi... pause...

  • Dün tamıtamına bir günde 180 ağaç (leylandii) diktirerekten mesleki hayatımın kendince rekorunu kırmış oldum..... Ayaklara kara sular iner drumlar sahneye kondu..

  • Sahne demişken dün MDT 'i izlemeye gittik, bana mı bişeyler ifade etmedi, etkilenme eşiğim mi yükseldi, havamda mı değildim bilemiyorum, pek bir ruhsuz (Öz ünde yorumu) geldiler gözüme... Ama tabii saatlerce emek harcamışlar, yiğidi öldür hakkını yeme....
  • Cumartesi bi ev partisine gittik Bilkent'te, vallahi helal olsun dedirtmişler ev dekorasyonuyla, konsept: HEAVEN OR HELL. Salonu bembeyaz yapmış arkadaşlar, mini kanatlarıyla içerde melek kızlar cirit atmakta, o yeaaah... Biz tabiki hell kısmı olan mutfağa lazyık görüldük kılık kıyafetimiz ve boynuzlarımızla. Mutfağı da gayet siyah çöp poşetleriyle kaplamışlar, kırmızı haçlar, bissürü mum, tam gotik... Bi ara beyaz İsa cübbesiyle "Haleluyaaaa" falan diye bağırark geçen bi tip bile vardı....çok eğlendik kısaca, hoş ordan çıkıp Manhattan o kılıklarla pek olmadı ama, neyse...

  • Cemil Amca İstanbuldan bana stesi alan, enerji bombası garip bir taş getirdi, yeliş pembe rengi var..... yaşasın yeşil pembe taş....

  • İstanbul demişken, yarışmayı gittik Harbiye'de teslim ettik, ama sonuçlar açıklandı, babaları almışız tabiri caizse....üzülmedik, Naragatsi'ye gitmek (renk renk gazozlar içildi, bubble gum süper mesela), kiliseye mum dikmek, vapurla dolaşıp, adalarda bisiklete binmek yanımıza kar kaldı...

ooo istanbul oooo içimizi açtın resmen..... susuz bedenlerimize nemlendirici oldun .....



TAM TURİSTTİK BU GEZİMİZDE ..... HERYERE GİRDİK ÇIKTIK.... KEŞİF CADISI DENZ, GÖZLEM MELEĞİ ZAN İLE...




+1

Fıransız Sokağını ben ilk defa gördüm, ne kayıp...



Fransız sokağı demişken, giderken yol üstünde Ankara'nın göbeğinden fırlamış moda dünyasının girişimci gençleri ve medarı iftarımız (nasıl yazılıyorsa artık), Ulaş ların dükkanını gördük.... gururlandık...





Naragatsi'de bubble gum ve adını hatırlayamadığım bir milkshake türü..... hmmmm tadı tamakta kal....




not: resimlerdeki bütün tarihler ve de saatler, makinanın uydurmasıdır...

3 Nisan 2007 Salı

Woody --- Mehmet Usta




Zar zor ikna kabiliyetimin sınırlarını zorlayarak Mehmet Ustanın fotosunu çekebildim..... Hayır bi türlü anlamadı neden çekiyorum fotoğrafını.. ..Saçma sapan neler uydurdum neler... Ama sonunda muaffak oldum... Maalesef saç traşı olmuş kendileri, önceki haliyle Woody Allen'in tıpkısının aynısıydı...


20 Mart 2007 Salı

BALON PARTY

Ofis süslendi, yaklaşık 4o adet balon tansyonlar düşme pahasına şişirildi, kafalar artık uçuşa geçti, gülme krizleri eşliğinde hediye paketi hazırlandı ve bir doom günü partisi daha esenlikle ofiste kutlandı. "oh sefamız olsun" edasıyla yenilen 4000 kalorilik pastalar, şaraplar, iş yoğunluğu ve stes yönetiminde biraz olsun bizi motive etmeye yettide arttı bile. Resmen balonlarla fotbol oynamak, şişirip balonun ağız kısmından ince tiz sesler çıkartmak suretiyle birbirimizi gıcık etme, patlayan balonun ağız içinde şişrip yuvarlayarak mini balonlarla dişlere sürtüp gıcırdatma gibi eylemlerle çocuklar kadar şendik. Vel hasıl Abimin doom günü resmen vesile oldu aç kalmış çocuklaşma potansiyelimizi biraz olsun doyurmaya. S.HANIM, K.BEY, G.HANIM olmak ne zormuş, ne de saçmaymış, neyin mücadelesiymiş, doğamıza aykırı yarattığımız modern dünyanın bedelini ödemek ne kadarda ağırmış, mız mız mız, mıy mıy....
+1
Ben Hayriyi (kedim) özledim, yerine Çileği mıncıklıyorum amansızca... Denize girmeyi özledim, odtü de havuza bi gitsek diyorum ısrarla... Uykum çok geliyo geceleri yarışma çizimlerini hazırlıyoruz, uykum geldikçe güneşe çıkıyorum alakasızca.... Bi de araba kullanmayı çok özledim, ama kafamızı eyip teşekkür etmek caponlar gibi, çözülmeler kovalamak, heycanının yitirmeden tasarlamak, led aydınlatma numunesini party ışıklandırması olarak kullanmaktan geçiyor sanırım.... Bu güneşli havada "healing process" başlıyor, D.Hanım olarak şantiyeden beklenmek ve orkit reklamı gibi tek kadın olarak inşatta koşuşturmak bile eğlenceli geliyor, çözülme başlıyor. Şantiye artık onca erkek çalışanın ve testesteronun yanı sıra, insana kraliçe arı hissi uyandırmaya başlıyor, ki bu delirmenin ilk işaretleri mi acaba diye düşündürüyor insanı. Bi de yetmezmiş gibi inşatta ustalardan biri "Woody Allen"ın aynısının tıpkısına benzeyince ve onu her görüşümde kendi kendime gülme krizine girmemle, karizmayı dağıtan bir arıya dönüşmem de işin ironisi herhal.


15 Mart 2007 Perşembe

NE ŞANTİYEYMİŞ BEEA

YATSAM 3 GÜN UYURUM......KİMSEDE UYANDIRAMAZ

7 Mart 2007 Çarşamba

4.CEMRE KABAK TADINA (SON VALLA!!!)

Yazıcam yazamıyorum... Ofis şantiye çizim ev şeytan üçgeninde (evi bu geometriye kurban edemem, zira günün en zevkli kısmı o zone da geçiyor) mekik dokuyorum adeta... O kadar Leonardolara gittik, deli sıra vardı oralarda saatlerimizi verdik, yağmur çamur, dans günleri, özene bezene resimler falan çektim, fotolarla yazılarımı kenar süsü misali süsliim diye... Ama nerdeeee.... "zaman yok kardeşim zaman" mızmızlanmasını yıllardır yaptığım gibi bu sene de yapiorum .. Ve anlamaya başlıyorum ki bu benim hayat duruşum haline gelmeye başlamış. Eyvahhhh... Hadi geçen sene tez vardı, ondan önce stüdyo vardı, iş vardı zar vardı zurt vardı... Bu sene???? bu seneye gelelim o var bu var şu var.. Beynim hep bir şeyler bulucaksa ve zaman sıkıntısı bana kendimi nato mermer nato kafa hissettirecekse burda bir yanlışlık olduğunu düşünmeye başlıyorum... Zaman satın almak istiyorum biraz... Neyse parası vericem .....
+1
Sevindirici not: Bu koşuşturmaca ve zamansızlık şımarıklığı bize alttan alta yazın habercisi, o pis sıkıcı kış günlerinin slow çekim gri sahnelerinin bittiğinin müjdecisi olmaktadır, oh ohhhh....

5 Mart 2007 Pazartesi

TOPRAĞA CEMRE DÜŞTÜ...AĞAÇLARA SU YÜRÜYORMUŞ

Bu cemre işi nedir ne değildir ben de yakınen takipçisi falan değilim aslında.... Nerden sardırdım bu işe bilemiyorum ama bana adım adım baharın yaklaştığı hatırlatıyor bu cemre düşme durumları... Aslında işin gerçeği yıl başınsa Zan'a hediye edilen ama benim el koyduğum Cadılar Ajandasında günlere düşülen minik notlarda yazılı olması. Mesela notlar arasında "17-19 Nisan: Kuğu Fırtınası", "2 Nisan: Engizisyon mahkemesi resmen kuruldu", "18 Mart: Kocakarı soğuklarının sonu", " 21 Mart: Pagan Bayramı Oastara. Adını Ay Tanrıçası Eostara'dan alan bayram cadılar tarafından dolunay bayramı olarak kutlanır. Güneş tanrısının büyümeye devam ettiğine ve bereket verdiğine inanılır." gibi yazılar olduğunu düşünücek olursak, cemre düşme notları oldukça normal sayılmakta gibi geldi bana. Süper eğlenceli bir Ajanda kendileri kısaca.....tavsiye edilir....muju muju

2 Mart 2007 Cuma

ANONS VE BALEVRA




Geçen ofiste oturuyoruz, gel dedim Zan'a bir "Türk kahvesi patlatalım karşılıklı"... Kırmadı sağ olsun, şu Arçeliğin ofisler için ultra yararlı icadı olan kahve makinasına iki kişilik bol şekerli bi kahve hazırlattık.... Dedikodunun belini kıra kıra, höpürdeterek içiyoruz, dur dedim madem kahve işine girdik, ortalığı buram buram kokuttuk, bi de üstüne fal yakışııır... Yakışır dedi, canım o da bana uyuyo, deliyle deli oluyo... Kapattık falları, üstüne nikah yüzüklerimizi koyduk soğusun hesabı... Açtım ben Zan'ın falını ağar ağar, bir falcı edaları, yüzümde merak uyandırıcı bir ifade, "Aaa anons var burda, bak bak parmağımın ucunda" dedim ve direk dağaldık... Ortamın büyülü atmosferi gitti, geyiklere sardırdık, falı resmen piç ettik.. Ben en son teleferik görmeye kadar götürdüm işi ki, öğle tatilimiz bitiverdi... Zan uçtu gitiiii kendi ofisine....

28 Şubat 2007 Çarşamba

SUYA CEMRE DÜŞTÜ DÜN

+++1
Rejimlerde yalan oldu, tiyatro sporuda afan tufana karıştı, cumartesi evde oturuldu (başımıza taş yağacak), işi gücü bıraktık eni konu bütün benliğimzle Amsterdam'a gidiş planlarına yoğunlaştık. Doluya koyuyoruz olmuyo boşa koyuyoruz olmuyo..... Tur du, vizeydi, yanımıza ne kadar alıcazdı zarttı zurttu iyice kafayı kırdık. Bir de nispet gibi her Sinek TV yi açtığımda şu iki sallapati afacan, teenage'liğin de verdiği futursuzlukla yavan yavan Amsterdan sokaklarında gezinmezmi...deli oluyorum...dİş biliyorum.....bak tüylerim diken diken oluverdi yine.....
+++1
AMA umudumuzu yitirmeden gıdım gıdım para biriktiriyoruz, hayaller kuruyoruz. Fakir edebiyatı yapmayı kendime yediremiorum ama evlenmeden önce ooohhh paşalar gibi ekmek elden su gölden takılıodum tabi. Ama amacımız kutsal, emeğimiz yabana atılacak gibi değil, biz bu işi de kıvırırız gazlarıyla adım adım emellerize yaklaşıyoruz. Derkeeeennn, monopoly oyunu sürreal bir şekilde gerçek olmuş ve ben bir kart çekmişim gibi bir süpriz çıkıyor karşıma. Kartı çekiyorum, "Diploma parası 60 milyon, 2 el bekleyiniz", "Aidata zam gelmiş, 3 adım gerileyiniZ". Arada bir "Güzellik yarışmasından ikramiye alıp, tur bindirip, bir de başlangıçtan geçerken paranızı alınız" kartı çıksa fena olmıycak gerçi. Velhasıl, ne akar ne kokar şeklinde takılıoruz denilebilir soranlara.
+++1
DİPLOMA parası demişken, geçenlerde son olmasını dilediğim ODTÜ kabusumu da yaşayaraktan, anlışanlı diplomamı aldım elime ama ne badirelerle. Önce ben de resmen fobik bir harekete dönüşmüş ODTÜ işlemleri için uzun moral toplama seansları, meditatif hareketler ve pozitif düşünce aşamalarından geçtim. Ne de olsa bir sömestr geçmemiştir ki bi aksilik olmasın, bi registration kodunda yanlışlık, add droplarda bi sakatlık, danışmanın onayında bir terslik yaşanmasın ve enstitülerde, öğrenci işlerin de bilumum dilekçelerle sürünülmesin. Ben de mesela yıllardır “vay başıma gelene” şeklinde hayıflanırken, meğer insanlarla konuştukça (ki sıra beklerken, banko önlerinde vesaire tanımadığım insanlarla konuya girme, laflayıverme huyum vardır) anladım ki odtü nün olayı bu. Zannedersin Nasa, bi işlemler, bi sistemler, bi passwordler, bi hengame, daralardan daralarla koşturur insanı vallahi. Hele bu tez meselesi yemin ederim ömür zörpüsüydü yıllarımı yedi bitirdi. Şimdi bu tez bitti (ki burada rahat rahat bi cümleyle bitti yazıldığı gibi değil olay ..delirtir insanı, kaldıki benim konum Cemetery Design olarak ve ilk yapılmış tezlerden biri olmasıyla tarihe geçmiş, annemden yıllarca “başka konu bulamadın mı evladım” lafını dinlememe neden olmuştur) gidicem misler gibi diplomamı alıcam diyorum da ben bakalım neler çıkacak başıma derken, bir internete gireyim de önce ne belgeler götürülecekmiş bi bakiim dedim. Dakka bir gol bir, registrationa giremiyorum. T.C. Kimlik numarası istiyor, sayfa bangır bangır “worning” veriyor. Haydaaa, bi terslik olmasa zaten dişimi kırıcaktım ve töğbe estağfurullah bakışlarımla çıktım ofisten, kalktım gittim öğrenci işlerine, nedir ne değildir diye. Bilgisayar yığının arkasından görevli beni doğru üst kata yolladı, ordan internete girmem gerektiği söylendi. Dedim giremiyorum tc mc, dedi numaranı söyle. Neyse haledicek sandım ben de, dediki “sistemi açtık şimdi internete girip diploma parası ödeyip gelin”. İyiymiş dedim ama işkillendim açıkçası yinede, kesin bir şeyler daha çıkar diye, geçenlerde Urban Design dan mezun başka bi arkadaşımla konuştum. Tabi dedi önce kütüphaneden belgeni al, medikoya git…..falan falan. Kütüphanede işim 5 dakika gibi kısa bir sürede bitti ve ben hayretler içerisinde, Medikoya doğru yollandım. Orayıda geçersem (kendimi bir advanture oyunun içinde hissediyorum resmen, Sanatoriumun en son lavelindeyim sanki), utanırım valla diyordum ki, görevli Sağlık Karneniz lütfeeen dedi. Pause... Ben nerden bileyim nerde kardeşim Sağlık Karnem demedim tabiki ve Sağlık Karnem çalındı diyiverdim. Ağzımdan çıkıverdi birden. Karne olmadan sistemden düşemeyiz sizi diyor kadın. Diller döktüm çantam çalındı herşey gitti seyehatteydim, karnede içindeydi, ne sallamalar, ne laflar, Nuh diyor Peygamber demiyor kendisi. O zaman siz gazeteye ilan verin, nüfüs cüzdanı bırakın, ilanla gelin nüfüs cüzdanını geri alın, şimdi sistemden düşelim sizi falan gibi çetrefilleştirdikçe çetrefilleştirdi olayı. Çıktım odadan bir hışım, düşünüyorum nerde bu karne. Taşınırken almış olacağımı var sayarak, taaa eve git, otobüsler dolmuşlar, taxiler, karneyi evi talan etmek suretiyle bulmalar ve kadına verirken o kadar yalanı bir çırpıda söyleyip, eşşek kadar masterını yapmış ama adam olamamış bakışları altında ezil (gülme tuttu zaten beni), bir de git üztüne para yatır. Örenci işlerinde çırpın ve internetten aldığım bir kağıt eşliğinde diplomaya kavuşuş. The end......
+++1
BÜTÜN bunlar ne için.....Çerçeveleyip duvara asıp sabah akşam karşısına geçip gururlanmak için değil elbette.. Aşk için aşk... Yine döndü dolaştı Zan'a geldi işin ucu.. Efendim beyimiz ODTÜ nün havuzunda yüzmek istermiş, üye olsak ne süper olurmuş, spor sağlık eyoo eyoo.. Mezunlarada cidden süper bir indirim var (ve eşinede tabiii). Gel gelelim ben diplomama, Zanik de havuzuna kavuştu sonunda... Suyada cemte düştü bu arada...

20 Şubat 2007 Salı

HAVAYA CEMRE DÜŞTÜ DÜN.....



İyice saçmalamalar bu aralar... Eve gelip ööyle durup, ööyyleee durup, ööyylee.. Sonra birden kalkıp Ayva Talısı yaparmı bir insan... Canım öyle bir tatlı çektiki, tatlı krizi resmen... Havaların ısınmasının bunda rolü var mısır acaba.. Hiç sanmam...Baktım dolapta annemin verdiği ayvalar var sadece, toz şeker var mı var, fırınım maşallah var, elma da var (son bir tane)... Ve sonuç, eve sinen mis gibi tarçın, karanfil, ayva tatlısı kokusu.. Zanik de şaşkın haliyle, ama yerken de kızarmış ayvaları, halinden memnun kerata :)


Ben ööylee, öyylece durmaya gidiyorum.....



16 Şubat 2007 Cuma

TİYATRO SPORU



___??????___

Nedir, ne değildir bu teatral spor hiç bir fikrim yok.... Pazartesi gidip izlenilip, yorumlar layığıyla yapılacak......Ancaaaaaaak, ön bilgi gibi birşeyler radyo odtunün sitesinden bulunabilir... ilgilenelere.....muju muju

15 Şubat 2007 Perşembe

YAĞMUR, ROMANS, MİDESEL ISINMA


DÜN
Quick China da sınırsız yemenin sonu, Türk kahvesinden umduğumuz bu medettir…. Buyruunnnnn…. Aşkla bezenmiş sevgililer günü yemeğimiz, benim hava muhalefeti nedeniyle taxiye yetişme çabam sonucu yola kapaklanmamla başlamış, Zan’ın 1.derece yanık mide çeperiyle (wasabiyi abartmış ki “extremeley strong spice” dır kendileri) son bulmuştur. Düşerken yırtılan kotumun sesiyle irkilirken, acıyla “bu yağmurda nerden çıktı” diye söylenemedim bile düşünce, zira “Küresel Isınma” cıgıdısıyla öylesine korkutulmuş durumdayız. Aman yağsında ne olursa olsun kıvamına geldik artık. Son durum: bacak acısı çekmekteyim. Anlamadığım taraf minnacık sıyrığın bu kadar acı çektirmesi insana. Ama tabii gelsin sushiler, gitsin wasabiler, noodllar derken dolan midemle doğru orantılı olarak hafifleyen bacak acısıyla tatlıya bağlandı havayla olan küsmüşlüğüm. Hele en son bi tatlı yedik ayıptır söylemesi, aşmış bir lezzetti. Bizim lokma misali bir hamurun içine caponlar pişmiş armudu kondurmuşlar, servis esnasında da üzerinde bal ve susam dökmeyi ihmal etmemişler. İsmini de sorsaydım keşke ve hatta fotoğrafını da çekseydim keşke. Ama zaten onu bunu sormaktan ve açık büfe de kendimi kaybetmekten romantizmi ayaklar altına yeterince almış biri olaraktan, iyi ki bir de fotoğraf çekmedim oracıkta… Ayıp yaniii… Romans dolu anlar sonunda akşam sinemaya gitmeye karar verdik.. ve bilin bakalım neye “Uygunsuz Gerçeklik” mi artık ”Felaketler Zinciri” mi adı her ne ise… Bakalım iyiden iyiye gelecek nesiller için korkup, asfalt döken her kamyona, naylon poşet kullanan her kadına, sprey sıkan her genç kıza düşmanca tavırlar sergileyecek kadar etkilenecek miyiz filmden? Etkilenmek derken Pazar günü, Kırmızı party sonrası detoxu Hannibal’a gitmek suretiyle uygulanmış, beyinler temizlenmekle kalmayıp, pskopatlık derecesinde Hannibal’a hayran olunmuştu. Bir de bizi bizden alan ve Antony Hopkins’le en ufak bir alakası bulunmayan, gamzeli Fransız tip oynamasaydı iyice etkilenecektik ama neyse artık, sineye çektik oturduk. Yalnız Allah var, ayna karşısında Antony Hopkins defalarca izlenilmiş, bakışlar tavırlar çalışılmış genç aktör tarafından. Falan falan…..Toplantıya çağrılan zavallı ben ve mide ağrılarım ….

BU GÜN…

Mideler geçti, bombayız bombaaaa… Ama yan etkileri sürüyor sanki dünkü yemeğin. Artık mide çeperi mi genişledi noolduysa, sürekli bir acıkma hissiyle boğuşuyorum. Muayyen gün falan da değil işin garip tarafı. Bu demek oluyor ki rejim çanları çalıyor, alarmlar çınlıyor, her yer kırmızı, bünye acıklı acıklı acıkmalarda….. Buradan aslında benim küçük çaplı bir sırrım olan ve de süper etkili bir leblebi diyetini açıklamayı bir görev biliyorum. Ciddi kilolar verdim ben bu rejimle ve de yumurta kapıya dayandı sanki, rejim anı geldi çattı….. Rejimi aynen yazıyorum… Ama toplantıdan sonra….. (Bu arada “Umutsuz Gerçekler” yada her ne ise dünyada izlediğim en fıslak ve propogandacı filmdi, ikinci yarı gayet Zan’ın omzunda bi yer hazırlayıp uykulara daldım, o derece. Adam bi ara öyle bir kişisele bağladı ki, köpeği, ponysi, çiftliği, seçimleri nasıl kaybettiği, oğlu falan derken, fenalıklar geçirdim yemin ederim. Biz de petrole batmış kuşlar, zayıflamış insanlar, kurak çöller, zavallı kutup ayılarını falan göreceğiz zannediyoruz aklımızca. Adam kendine film çekmiş resmen….”Bana mı derler ya “ Ona evet….Öööö)

10 Şubat 2007 Cumartesi

Leonardo Di Africano ve Üreme


“Kanlı Elmaslar” ardından geçen birinci günüm. Bu iki günü çıkardım ya gerisi kolay. Sosyal içerik tantanaları gerçeklikten ne kadar uzak ve duyarsız olduğumuzu bir kez daha hatırlatsa da, Afrika hakkında acıma duyma hislerim yerine insan ırkına olan gıcıklığım şahlanıverdi yine. Bütün film boyunca Zan’ın kafasını ütüledim fısılfısıl konuşarak. Bu nasıl bir üremedir böyle yahu…, insanlık başlı başına yayılan bir virüs.. Şu muzların güzelliğine bak halbuki, onları yiyip caaanım tropikal ormanlarda cirit atacaklarına, birbirlerini katlediyolar…bi de üstüne üstlük parlak taşlar yüzünden..ay çok saçma ..insan oğlu baştan aşağıya saçma….hödö ödö… Filminde ise artan göz altı kırışıklıkları ile yaşlanan Leonardo, ona oyunculuk konusunda resmen ders veren balıkçı zenci arkadaşı, ve “Tutku Oyunlar”ında “aldatılan kadın”ı oynamasına rağmen süper sexy ve cool imajıyla karşımıza çıkıp da, burada sünepe sünepe gezinen sosyal içerik gazeteci Jennifer Connelly. Bir iki çıkış, bazen bağırıp çağırma dışında oldukça pasif takılan gazeteci kızımız , Zimbabweli (!!!) eski kiralık asker Danny Archer’a gönlünü kaptırır ve ver elini balta girmemiş ormanlara, ateş hatlarının ortasına. Bu arada ormanda kendilerine isyancılar diyen bir grup vardır ki; müziği sonuna kadar açıp arabalarla son sürat gezen, ellerinden içki ve sigarayı bırakmayan ve arada delirmiş gibi dans edip peruklar takan (ki buraları çok yanlı buldum filmde, ne belli böyle oldukları, Turkiye de çekilmiş bütün filmlerde de arka fonda çarşaflı tiplemeler geçer hep) çocuklara uyuşturucuyu basan işilikler vesaire vesaire…. amaaan valla baygınlık… elmas almayın işte kısaca (sanki ayda iki kere elmas alıyoruz eve). Geçelim bunları da “Hanibal geliyor a dostlarrrr” diye bağırarak sokaklarda koşasım var.

Neyse yinede filmi gülme krizleri eşliğinde izleyip (ciddileştikçe filmler beni gülme tutuyor, sinirlerim bozuluyor galiba) bir de Zan’ın parlak fikrine uyup içeriye Kentucky’den aldığımız zamazingoları sokup gizlice yemeğe kalkmamız sonucu neşeli anlar yaşamışlığımızda oldu. Bu haftanın bütün etkinliği bumuydu peki yani??? "Evet" diye cılızca çıktı sesimiz, dehlizlerden. “70 yaşlarında olup da bir hastalığı olmayan, delikanlı gibi genç görünen ve bizim yaşıtlarımıza Genetik miras konusunda mühim bir fark atmamızı sağlayan” babama teşekkür konuşması yaptığım doğum günü partisini ve Picante (Picante diyince Bodrum günleri ve bahçede bulunan küvet maceralarımız aklıma geldi bir an nası nostalji oldum yine)…. iken bir türlü gidemediğimiz Mecsikano’ya gidip yana yana yemek yememizi saymazsak bu hafta “Lost”a vurduk yine kendimizi. Ama Pazar günü kazınma suretiyle evde gerçekleştirdiğimiz temizlik operasyonu sonucu (tamda Şapka Partisi ve Marco V gecesi sabahına denk geliyordu ki nasılda akşamdan kalmaydık heey haat ) eve bal dök yala durumlarında, ben de huzur içerisindeydim, çocuklar kadar şendim. Ev böyle tertemiz olunca bizim terasta party düzenleme planlarımız 1 hafta ertelenmiş, bu hafta Mert de Kırmızı party olmasına Ekin org. Tarafından karar verilmiştir. Haydin hayırlısı…


3 Şubat 2007 Cumartesi

Ekin'in KAFA TAKINTI PARTİSİ


Ekinciim tam da yapılıcak bişeyler olmamasına lanetler ettiğimiz bu günlerde bizi şenlerndirdin ve de üşenmeyip böyle davetiyeler hazırlamakla umutlarımızı adeta yeşerttin. Buradan teşekkürü bir borç bilir, akşama görüşmek üzere seni yanacıklarından öperim....
Ekin'in davetiyesi...iyi eğlenceler..... :)
03-02-2007 cumartesi tarihinde gerceklesecek olan,kafa taknts partisine davetlisiniz.............
concept::tema::anakonu::::::::::::::::::
kafana ne buluosan takip gelmek:)
olasiliklardan bazilari soledir::sapka, peruk, kep(:P), tac..vb..
"hayir ben farkli olcam, kendi yaratciligimi kullanmak istiyorum"olasiligi her zaman mevcut olup,konsepte uymayaraktan gelen vebisi olmaz, karizmayi sarsamam dienler icinelde bulunan ne varsa kafaya gecirilecektir.
zaman::süre::deadline::::::::::::::::::::::::
daha önce de belirtildii üzre,subatin 2si, cumartesi, yani yarýn..
(evt zaman az yapacak cok is var...)
aksam saat 7 ilaa 8 arasi beklenilmektesiniz...
deadline ise, gece12 civaridir,
sonrasinda neler yapilabilecegi konusunu partiye birakmak düsüncesindeyiz...
yer::mekan::yerleþke:::::::::::::::::::::::::::
ekin'in evinde yapýlacak olan partininofficial adresi:
emekli subay evler
unofficial, taxi adresi"anýttepe havuzun orda inicem abi"dedikten sonra isiklarin ordan apartman sinsilesinin icine girip,bi ton c blok arasindan aramaya baslarsiniz,
veyahut 536 680 13 69 numarali telefondanyardm alirsiniz...
unofficial, araba adresi"eskiþehir yolundan karakuvvetlerinin ordan girilirspor sahasina gelmeden önceki sað yokuþtan aþagý inilir, iþiklardan saða donulur, sona saðdaki ilk araba yolundan iceri girilip park edilirolmadi yine telefon no dan aranir.
yicek::içecek::reyonu::::::::::::::::::::::::::
valla, bu kadar kýsýtlý zaman ve maliyetten dolayi,herkes kendi icksini getirirse ii olur,zira, eli bos gelip de, ben icmicem diip,
sona muhtesem eylenceli dakikalarinsarhosluguna kapilip,"ya sen saraptan biraz aliyorum" cumleleri kesinlikle yasaktir...
eve yakn market bulunmaktadir,teminatlar icin onerilir.
(hayir, bakkalla hic bir komisyon ilisigim yoktur.)----------
bu yazacaklarim, yarn gece ciddiyetini yitirecektirfakat,
gelenler giderken ortaliga biraktiklarihersheyi alip gitmekle sorumludur.
ertesi gun temizlik yapacak olanlara acinmasi beklenmektedir.
katýlýmcýlar::elements::partisipasyonerler:::
bu maili birinci elden alan herkes gelme ozgurlugune sahiptir.
bunun disinda yaninizda getireceginiz ark.önem gostermenizi dilemekteyiz:ekinin evini bilenler bilior,ev kucuk; dolayisiyla rakamlarda temkinli olmaliyizbir diger konu ise, ark. caarirken ortama uyum saglayabilecek,kusmayacak!!!!, hersheyden sikayet etmeyecek, hos sohbetinsanlar tercih sebebidir.tabi birde, konsept konusunda inançli olan kisilerbuyuk bir coskuyla karsilanacaktir.
sýkca sorulan sorular ve notlar:::::::::::::::::::::
-evde bir adet kedi vardir, onceden belirteyim..
-musicle ilgili olarak,mp3 calinacaktir.
ozel istekler olanlar,ne bilim sunu dinlersek tam super olur diyenler,
ben sundan baska bisi dinlemem diyenler mp3 cdlerini hazirlayip gelsinler pleasemusic isini organize edicek birileri varsa,
hemen daha once verilen telefon numarasindanyetkili kisi ile goruse bilirler.
sanirim bu kadar,davetie görseli acele ile hazrlanmis olup,
elestri kaldiramamaktadir.
bekleniorsunuz..bai ekin

1 Şubat 2007 Perşembe

V 2

Dün gece oturdum, bir güzel “V for Vandetta”nın DVD’sini izledim. En son Modernizm-Postmodernizm dersinden beridir (hatırladıkça tüylerim diken diken oluyor, çok belalı bir dersti) bir film hakkında eleştiri yazısı yazmamıştım. Şimdide eleştirmeyi düşünmüyorum gerçi. Beni cezbeden üstüme üsteme gelen V harfleri oluyor bu aralar. Marco V ve V for Vandettadan sonra Van, Veronica (o kimse?), veranda, Venüs, v-ray ve kahve falımda çıkan belli belirsiz V harfi hakkında yazılar yazmayı düşünüyorum…. Atıyorum tabiki….

Ama içim rahatladı açıkçası, yaklaşık 3o bin kere izleme teşebbüsünde bulunduğum filmi oturup yüzümde yeşil maskem, elimde bitki çayım keyifli keyifli izleyince. Özellikle Natali Portman’ın “Leon”dan sonra büyüyüp olgunlaşıp, oynayacağı filmler konusunda hat safhada seçici olmasından ve Wachowski Kardeşlerin de imzasını taşımasından dolayıdır ki, tansiyon yükselmiş meraklar iyice kabarmıştı ben de. “İzledik de ne oldu” deme sınırlarında dolaşırken filmin gizliden gizliye etkisinde kaldığımı anlıyorum, zira şöyle bir kriterim var. Eğer film izleme esnasında babaanne gibi sürekli konuşursam, bu demek olur ki o sahneler beni etkilemiştir. Bunda da sürekli “Aaaa bu yapmış ayol işkenceleri, pislik adam ama….aaaaa” “Geldiler yine kafalara torbalar….” “Maskeye bak yanaklar pembe pembe. Hahahahah” “Politik öğeleri coşturmuşlar burada…” falan gibi ha bire konuştum da konuştum. Kendimi alamadım. Aslında çizgi roman olduğunu ise çok sonraları “special eddition” cd sine bakınca öğrendim. Cehalet işte… Pek de film hakkında ahkam kesmeden sabahki şokuma geçmek istiyorum acil. Bir kalktık ki teras bembeyaz. Pamuktan yorganlar, yastıklar yırtılmış içi havaya dağılmış. Tam da rüyamda Amsterdam’da dolaşıp, gezip eğleniyordum ki, saat acımasızca çaldı yanı başımda. Gıcık gıcık bi açtım gözlerimi…. Her yer kardünyası....Pause.

Cidden büyülüydü manzara…İyi ki terasta oturuyoruz dedim bir kez daha. Serotonin beyne direk nüfuz ediverdi oracıkta. Düşündüm bu an evimizi koruyan ruhların tatil günüydü, bu gün her yer güvenli ve huzurla kaplıydı artık. Sınırlarımızı yeniden yapılandırmanın zamanı gelmişti. Sıra sakinlik, dinginlik ve “almak” değil “olmak" klişesinin gerçeğe dönüşme cabasındaydı. Söz egonun istifasıydı. Gözlerimi kapattım gidiverecektim ki delikten aşağıya……alarm bir kez daha çalarak, kulağımdan tuttuğu gibi indirdi beni yine dünyaya. “Wecome to the real world Deniz, kalk ve giyin” .......