7 Haziran 2007 Perşembe
bir kaç günüdür
mutlu ve umutluyum....uzun zamadır ilk defa koşuşturmacasız.....inanamıyorum ama oldu..mucize gibi :)
5 Haziran 2007 Salı
istanbul süprizi
21 Mayıs 2007 Pazartesi
maraş dondurmacısı
Teras partileri vol.1 başlığı altında bu cumartesi itina ile teras müzik laflama üçlemesi ardından Zodiac isimli bol beklenti içerisine girip de, filmden çıkarken şapşal şapşal birbirimizin suratımıza bakındığımız bir hafta sonu geçirildi…..artık uyanma vakti…..
Ara ara düşünüyorum etrafımda bir tane normal arkadaşım, arkadaşımı geçtim bir tane normal insan yok. En yakın arkadaşım örneğin, New York a gitti iki hafta önce ki buraya kadar her şey normal, sevindirici. Olayın kopartıcı noktası şu bu ki: annesinin gözünde ben de gidiyordum bir koşu New Yorklara onunla beraber. Yapma etme dedimse de, bi kere söylemiş bulunmuş muş kendileri. Deli mi ne ayol…Sanki Antalya’ya gidiyo kadın. Bi de üstüne üstelik erkek arkadaşıyla, ki bu erkek arkadaş bizim yıllardır tanıdığımız Zan’ın en yakın arkadaşı olup, bizim vesilemizle erkek arkadaş sıfatına nail olmuş bir şahsiyet. Topu topu iki aydır tanışıp kaynaşıp sevgili olmalarını geçiyorum da Amerika’ya gitme manyaklığı nee!! Neyse mesela bana diyo ki canım arkadaşım giderken, “Aman Denizcim Tunalı’da fazla gezinme, karşılaşmayın annemlerle”. … E benim evim Tunalıda!!!! Bir de Amerikalara gitmişiz beraber hiç mi fotoğrafımız yok ortada. Artık otur photoshop da ayar üstüne ayar çek fotolara :) Neyse gel zaman git zaman bana bir telefon: arkadaşımın annesi… Pause… Kafadan aşağıya kaynar sular….Tabi yalan söyleyememesiyle meşhur ben “gayet Ankara’da olduğumu söyledim ve telefon suratıma kapandı bir güzel.” Skandal, rezalet, facia, ziller, çanlar…
Zan da pek eğlendi bu meseleyle “Amannn söyleseydin Manhattan‘da geziniyoruz şu an, bi sergi açılışına girmek üzereyiz falan” diyip diyip güldü karşıma geçip ben bi köşede kös kös oturuken…. hehehe…
not : fotonun konuyla hiç bir alakası yoktur.....çiziyoruz işte futursuzca.....ben önde Sedo arkada...
16 Mayıs 2007 Çarşamba
hatha yoga

24 Nisan 2007 Salı
how does it make you feel
ve işte banyomuz, gururla


12 Nisan 2007 Perşembe
LİBİDOİT ANDROİD
bu ara favorilerim:
+ yüksek sesle "where's your head at??" dinlemek.....arkada hiç fark etmediğim sesler kulaklıktan anca duyulmakta,
+ gece en az 2 ye kadar oturma.. bi de yeni icat çay demleyip içioruz.. emekliler gibi... hiç çay sevmezdim, çaya doyamıyorum adeta.. hiç anlam veremedim....
+ 3 yıl aradan sonra yeniden "kemik" dergisi okumak
+ leblebi rejimi....
+ locus solus'un brütüs salatası
+ yürümek yürümek
+ underworld konseri için daydreaming yapmak
+ tatil planlarına start vermek
+ tellibağ diye bi şarap (süper uygun fiyata maximum lezzet)
falan falan..............
9 Nisan 2007 Pazartesi
Kuğuların sessizliği
- O Tunalı alt geçidindeki fayanslardaki kuğular da ne öyle ya.... o fayanslarda neyin nesi... pause...
- Dün tamıtamına bir günde 180 ağaç (leylandii) diktirerekten mesleki hayatımın kendince rekorunu kırmış oldum..... Ayaklara kara sular iner drumlar sahneye kondu..
- Sahne demişken dün MDT 'i izlemeye gittik, bana mı bişeyler ifade etmedi, etkilenme eşiğim mi yükseldi, havamda mı değildim bilemiyorum, pek bir ruhsuz (Öz ünde yorumu) geldiler gözüme... Ama tabii saatlerce emek harcamışlar, yiğidi öldür hakkını yeme....
- Cumartesi bi ev partisine gittik Bilkent'te, vallahi helal olsun dedirtmişler ev dekorasyonuyla, konsept: HEAVEN OR HELL. Salonu bembeyaz yapmış arkadaşlar, mini kanatlarıyla içerde melek kızlar cirit atmakta, o yeaaah... Biz tabiki hell kısmı olan mutfağa lazyık görüldük kılık kıyafetimiz ve boynuzlarımızla. Mutfağı da gayet siyah çöp poşetleriyle kaplamışlar, kırmızı haçlar, bissürü mum, tam gotik... Bi ara beyaz İsa cübbesiyle "Haleluyaaaa" falan diye bağırark geçen bi tip bile vardı....çok eğlendik kısaca, hoş ordan çıkıp Manhattan o kılıklarla pek olmadı ama, neyse...
- Cemil Amca İstanbuldan bana stesi alan, enerji bombası garip bir taş getirdi, yeliş pembe rengi var..... yaşasın yeşil pembe taş....
- İstanbul demişken, yarışmayı gittik Harbiye'de teslim ettik, ama sonuçlar açıklandı, babaları almışız tabiri caizse....üzülmedik, Naragatsi'ye gitmek (renk renk gazozlar içildi, bubble gum süper mesela), kiliseye mum dikmek, vapurla dolaşıp, adalarda bisiklete binmek yanımıza kar kaldı...

ooo istanbul oooo içimizi açtın resmen..... susuz bedenlerimize nemlendirici oldun .....


TAM TURİSTTİK BU GEZİMİZDE ..... HERYERE GİRDİK ÇIKTIK.... KEŞİF CADISI DENZ, GÖZLEM MELEĞİ ZAN İLE...


+1

Fransız sokağı demişken, giderken yol üstünde Ankara'nın göbeğinden fırlamış moda dünyasının girişimci gençleri ve medarı iftarımız (nasıl yazılıyorsa artık), Ulaş ların dükkanını gördük.... gururlandık...

Naragatsi'de bubble gum ve adını hatırlayamadığım bir milkshake türü..... hmmmm tadı tamakta kal....


not: resimlerdeki bütün tarihler ve de saatler, makinanın uydurmasıdır...
3 Nisan 2007 Salı
Woody --- Mehmet Usta


20 Mart 2007 Salı
BALON PARTY
15 Mart 2007 Perşembe
7 Mart 2007 Çarşamba
4.CEMRE KABAK TADINA (SON VALLA!!!)
5 Mart 2007 Pazartesi
TOPRAĞA CEMRE DÜŞTÜ...AĞAÇLARA SU YÜRÜYORMUŞ
2 Mart 2007 Cuma
ANONS VE BALEVRA

28 Şubat 2007 Çarşamba
SUYA CEMRE DÜŞTÜ DÜN
20 Şubat 2007 Salı
HAVAYA CEMRE DÜŞTÜ DÜN.....

16 Şubat 2007 Cuma
TİYATRO SPORU
15 Şubat 2007 Perşembe
YAĞMUR, ROMANS, MİDESEL ISINMA
BU GÜN…
Mideler geçti, bombayız bombaaaa… Ama yan etkileri sürüyor sanki dünkü yemeğin. Artık mide çeperi mi genişledi noolduysa, sürekli bir acıkma hissiyle boğuşuyorum. Muayyen gün falan da değil işin garip tarafı. Bu demek oluyor ki rejim çanları çalıyor, alarmlar çınlıyor, her yer kırmızı, bünye acıklı acıklı acıkmalarda….. Buradan aslında benim küçük çaplı bir sırrım olan ve de süper etkili bir leblebi diyetini açıklamayı bir görev biliyorum. Ciddi kilolar verdim ben bu rejimle ve de yumurta kapıya dayandı sanki, rejim anı geldi çattı….. Rejimi aynen yazıyorum… Ama toplantıdan sonra….. (Bu arada “Umutsuz Gerçekler” yada her ne ise dünyada izlediğim en fıslak ve propogandacı filmdi, ikinci yarı gayet Zan’ın omzunda bi yer hazırlayıp uykulara daldım, o derece. Adam bi ara öyle bir kişisele bağladı ki, köpeği, ponysi, çiftliği, seçimleri nasıl kaybettiği, oğlu falan derken, fenalıklar geçirdim yemin ederim. Biz de petrole batmış kuşlar, zayıflamış insanlar, kurak çöller, zavallı kutup ayılarını falan göreceğiz zannediyoruz aklımızca. Adam kendine film çekmiş resmen….”Bana mı derler ya “ Ona evet….Öööö)
10 Şubat 2007 Cumartesi
Leonardo Di Africano ve Üreme
“Kanlı Elmaslar” ardından geçen birinci günüm. Bu iki günü çıkardım ya gerisi kolay. Sosyal içerik tantanaları gerçeklikten ne kadar uzak ve duyarsız olduğumuzu bir kez daha hatırlatsa da, Afrika hakkında acıma duyma hislerim yerine insan ırkına olan gıcıklığım şahlanıverdi yine. Bütün film boyunca Zan’ın kafasını ütüledim fısılfısıl konuşarak. Bu nasıl bir üremedir böyle yahu…, insanlık başlı başına yayılan bir virüs.. Şu muzların güzelliğine bak halbuki, onları yiyip caaanım tropikal ormanlarda cirit atacaklarına, birbirlerini katlediyolar…bi de üstüne üstlük parlak taşlar yüzünden..ay çok saçma ..insan oğlu baştan aşağıya saçma….hödö ödö… Filminde ise artan göz altı kırışıklıkları ile yaşlanan Leonardo, ona oyunculuk konusunda resmen ders veren balıkçı zenci arkadaşı, ve “Tutku Oyunlar”ında “aldatılan kadın”ı oynamasına rağmen süper sexy ve cool imajıyla karşımıza çıkıp da, burada sünepe sünepe gezinen sosyal içerik gazeteci Jennifer Connelly. Bir iki çıkış, bazen bağırıp çağırma dışında oldukça pasif takılan gazeteci kızımız , Zimbabweli (!!!) eski kiralık asker Danny Archer’a gönlünü kaptırır ve ver elini balta girmemiş ormanlara, ateş hatlarının ortasına. Bu arada ormanda kendilerine isyancılar diyen bir grup vardır ki; müziği sonuna kadar açıp arabalarla son sürat gezen, ellerinden içki ve sigarayı bırakmayan ve arada delirmiş gibi dans edip peruklar takan (ki buraları çok yanlı buldum filmde, ne belli böyle oldukları, Turkiye de çekilmiş bütün filmlerde de arka fonda çarşaflı tiplemeler geçer hep) çocuklara uyuşturucuyu basan işilikler vesaire vesaire…. amaaan valla baygınlık… elmas almayın işte kısaca (sanki ayda iki kere elmas alıyoruz eve). Geçelim bunları da “Hanibal geliyor a dostlarrrr” diye bağırarak sokaklarda koşasım var.
Neyse yinede filmi gülme krizleri eşliğinde izleyip (ciddileştikçe filmler beni gülme tutuyor, sinirlerim bozuluyor galiba) bir de Zan’ın parlak fikrine uyup içeriye Kentucky’den aldığımız zamazingoları sokup gizlice yemeğe kalkmamız sonucu neşeli anlar yaşamışlığımızda oldu. Bu haftanın bütün etkinliği bumuydu peki yani??? "Evet" diye cılızca çıktı sesimiz, dehlizlerden. “70 yaşlarında olup da bir hastalığı olmayan, delikanlı gibi genç görünen ve bizim yaşıtlarımıza Genetik miras konusunda mühim bir fark atmamızı sağlayan” babama teşekkür konuşması yaptığım doğum günü partisini ve Picante (Picante diyince Bodrum günleri ve bahçede bulunan küvet maceralarımız aklıma geldi bir an nası nostalji oldum yine)…. iken bir türlü gidemediğimiz Mecsikano’ya gidip yana yana yemek yememizi saymazsak bu hafta “Lost”a vurduk yine kendimizi. Ama Pazar günü kazınma suretiyle evde gerçekleştirdiğimiz temizlik operasyonu sonucu (tamda Şapka Partisi ve Marco V gecesi sabahına denk geliyordu ki nasılda akşamdan kalmaydık heey haat ) eve bal dök yala durumlarında, ben de huzur içerisindeydim, çocuklar kadar şendim. Ev böyle tertemiz olunca bizim terasta party düzenleme planlarımız 1 hafta ertelenmiş, bu hafta Mert de Kırmızı party olmasına Ekin org. Tarafından karar verilmiştir. Haydin hayırlısı…

3 Şubat 2007 Cumartesi
Ekin'in KAFA TAKINTI PARTİSİ

1 Şubat 2007 Perşembe
V 2

Ama içim rahatladı açıkçası, yaklaşık 3o bin kere izleme teşebbüsünde bulunduğum filmi oturup yüzümde yeşil maskem, elimde bitki çayım keyifli keyifli izleyince. Özellikle Natali Portman’ın “Leon”dan sonra büyüyüp olgunlaşıp, oynayacağı filmler konusunda hat safhada seçici olmasından ve Wachowski Kardeşlerin de imzasını taşımasından dolayıdır ki, tansiyon yükselmiş meraklar iyice kabarmıştı ben de. “İzledik de ne oldu” deme sınırlarında dolaşırken filmin gizliden gizliye etkisinde kaldığımı anlıyorum, zira şöyle bir kriterim var. Eğer film izleme esnasında babaanne gibi sürekli konuşursam, bu demek olur ki o sahneler beni etkilemiştir. Bunda da sürekli “Aaaa bu yapmış ayol işkenceleri, pislik adam ama….aaaaa” “Geldiler yine kafalara torbalar….” “Maskeye bak yanaklar pembe pembe. Hahahahah” “Politik öğeleri coşturmuşlar burada…” falan gibi ha bire konuştum da konuştum. Kendimi alamadım. Aslında çizgi roman olduğunu ise çok sonraları “special eddition” cd sine bakınca öğrendim. Cehalet işte… Pek de film hakkında ahkam kesmeden sabahki şokuma geçmek istiyorum acil. Bir kalktık ki teras bembeyaz. Pamuktan yorganlar, yastıklar yırtılmış içi havaya dağılmış. Tam da rüyamda Amsterdam’da dolaşıp, gezip eğleniyordum ki, saat acımasızca çaldı yanı başımda. Gıcık gıcık bi açtım gözlerimi…. Her yer kardünyası....Pause.
Cidden büyülüydü manzara…İyi ki terasta oturuyoruz dedim bir kez daha. Serotonin beyne direk nüfuz ediverdi oracıkta. Düşündüm bu an evimizi koruyan ruhların tatil günüydü, bu gün her yer güvenli ve huzurla kaplıydı artık. Sınırlarımızı yeniden yapılandırmanın zamanı gelmişti. Sıra sakinlik, dinginlik ve “almak” değil “olmak" klişesinin gerçeğe dönüşme cabasındaydı. Söz egonun istifasıydı. Gözlerimi kapattım gidiverecektim ki delikten aşağıya……alarm bir kez daha çalarak, kulağımdan tuttuğu gibi indirdi beni yine dünyaya. “Wecome to the real world Deniz, kalk ve giyin” .......
