20 Mart 2007 Salı

BALON PARTY

Ofis süslendi, yaklaşık 4o adet balon tansyonlar düşme pahasına şişirildi, kafalar artık uçuşa geçti, gülme krizleri eşliğinde hediye paketi hazırlandı ve bir doom günü partisi daha esenlikle ofiste kutlandı. "oh sefamız olsun" edasıyla yenilen 4000 kalorilik pastalar, şaraplar, iş yoğunluğu ve stes yönetiminde biraz olsun bizi motive etmeye yettide arttı bile. Resmen balonlarla fotbol oynamak, şişirip balonun ağız kısmından ince tiz sesler çıkartmak suretiyle birbirimizi gıcık etme, patlayan balonun ağız içinde şişrip yuvarlayarak mini balonlarla dişlere sürtüp gıcırdatma gibi eylemlerle çocuklar kadar şendik. Vel hasıl Abimin doom günü resmen vesile oldu aç kalmış çocuklaşma potansiyelimizi biraz olsun doyurmaya. S.HANIM, K.BEY, G.HANIM olmak ne zormuş, ne de saçmaymış, neyin mücadelesiymiş, doğamıza aykırı yarattığımız modern dünyanın bedelini ödemek ne kadarda ağırmış, mız mız mız, mıy mıy....
+1
Ben Hayriyi (kedim) özledim, yerine Çileği mıncıklıyorum amansızca... Denize girmeyi özledim, odtü de havuza bi gitsek diyorum ısrarla... Uykum çok geliyo geceleri yarışma çizimlerini hazırlıyoruz, uykum geldikçe güneşe çıkıyorum alakasızca.... Bi de araba kullanmayı çok özledim, ama kafamızı eyip teşekkür etmek caponlar gibi, çözülmeler kovalamak, heycanının yitirmeden tasarlamak, led aydınlatma numunesini party ışıklandırması olarak kullanmaktan geçiyor sanırım.... Bu güneşli havada "healing process" başlıyor, D.Hanım olarak şantiyeden beklenmek ve orkit reklamı gibi tek kadın olarak inşatta koşuşturmak bile eğlenceli geliyor, çözülme başlıyor. Şantiye artık onca erkek çalışanın ve testesteronun yanı sıra, insana kraliçe arı hissi uyandırmaya başlıyor, ki bu delirmenin ilk işaretleri mi acaba diye düşündürüyor insanı. Bi de yetmezmiş gibi inşatta ustalardan biri "Woody Allen"ın aynısının tıpkısına benzeyince ve onu her görüşümde kendi kendime gülme krizine girmemle, karizmayı dağıtan bir arıya dönüşmem de işin ironisi herhal.


15 Mart 2007 Perşembe

NE ŞANTİYEYMİŞ BEEA

YATSAM 3 GÜN UYURUM......KİMSEDE UYANDIRAMAZ

7 Mart 2007 Çarşamba

4.CEMRE KABAK TADINA (SON VALLA!!!)

Yazıcam yazamıyorum... Ofis şantiye çizim ev şeytan üçgeninde (evi bu geometriye kurban edemem, zira günün en zevkli kısmı o zone da geçiyor) mekik dokuyorum adeta... O kadar Leonardolara gittik, deli sıra vardı oralarda saatlerimizi verdik, yağmur çamur, dans günleri, özene bezene resimler falan çektim, fotolarla yazılarımı kenar süsü misali süsliim diye... Ama nerdeeee.... "zaman yok kardeşim zaman" mızmızlanmasını yıllardır yaptığım gibi bu sene de yapiorum .. Ve anlamaya başlıyorum ki bu benim hayat duruşum haline gelmeye başlamış. Eyvahhhh... Hadi geçen sene tez vardı, ondan önce stüdyo vardı, iş vardı zar vardı zurt vardı... Bu sene???? bu seneye gelelim o var bu var şu var.. Beynim hep bir şeyler bulucaksa ve zaman sıkıntısı bana kendimi nato mermer nato kafa hissettirecekse burda bir yanlışlık olduğunu düşünmeye başlıyorum... Zaman satın almak istiyorum biraz... Neyse parası vericem .....
+1
Sevindirici not: Bu koşuşturmaca ve zamansızlık şımarıklığı bize alttan alta yazın habercisi, o pis sıkıcı kış günlerinin slow çekim gri sahnelerinin bittiğinin müjdecisi olmaktadır, oh ohhhh....

5 Mart 2007 Pazartesi

TOPRAĞA CEMRE DÜŞTÜ...AĞAÇLARA SU YÜRÜYORMUŞ

Bu cemre işi nedir ne değildir ben de yakınen takipçisi falan değilim aslında.... Nerden sardırdım bu işe bilemiyorum ama bana adım adım baharın yaklaştığı hatırlatıyor bu cemre düşme durumları... Aslında işin gerçeği yıl başınsa Zan'a hediye edilen ama benim el koyduğum Cadılar Ajandasında günlere düşülen minik notlarda yazılı olması. Mesela notlar arasında "17-19 Nisan: Kuğu Fırtınası", "2 Nisan: Engizisyon mahkemesi resmen kuruldu", "18 Mart: Kocakarı soğuklarının sonu", " 21 Mart: Pagan Bayramı Oastara. Adını Ay Tanrıçası Eostara'dan alan bayram cadılar tarafından dolunay bayramı olarak kutlanır. Güneş tanrısının büyümeye devam ettiğine ve bereket verdiğine inanılır." gibi yazılar olduğunu düşünücek olursak, cemre düşme notları oldukça normal sayılmakta gibi geldi bana. Süper eğlenceli bir Ajanda kendileri kısaca.....tavsiye edilir....muju muju

2 Mart 2007 Cuma

ANONS VE BALEVRA




Geçen ofiste oturuyoruz, gel dedim Zan'a bir "Türk kahvesi patlatalım karşılıklı"... Kırmadı sağ olsun, şu Arçeliğin ofisler için ultra yararlı icadı olan kahve makinasına iki kişilik bol şekerli bi kahve hazırlattık.... Dedikodunun belini kıra kıra, höpürdeterek içiyoruz, dur dedim madem kahve işine girdik, ortalığı buram buram kokuttuk, bi de üstüne fal yakışııır... Yakışır dedi, canım o da bana uyuyo, deliyle deli oluyo... Kapattık falları, üstüne nikah yüzüklerimizi koyduk soğusun hesabı... Açtım ben Zan'ın falını ağar ağar, bir falcı edaları, yüzümde merak uyandırıcı bir ifade, "Aaa anons var burda, bak bak parmağımın ucunda" dedim ve direk dağaldık... Ortamın büyülü atmosferi gitti, geyiklere sardırdık, falı resmen piç ettik.. Ben en son teleferik görmeye kadar götürdüm işi ki, öğle tatilimiz bitiverdi... Zan uçtu gitiiii kendi ofisine....

28 Şubat 2007 Çarşamba

SUYA CEMRE DÜŞTÜ DÜN

+++1
Rejimlerde yalan oldu, tiyatro sporuda afan tufana karıştı, cumartesi evde oturuldu (başımıza taş yağacak), işi gücü bıraktık eni konu bütün benliğimzle Amsterdam'a gidiş planlarına yoğunlaştık. Doluya koyuyoruz olmuyo boşa koyuyoruz olmuyo..... Tur du, vizeydi, yanımıza ne kadar alıcazdı zarttı zurttu iyice kafayı kırdık. Bir de nispet gibi her Sinek TV yi açtığımda şu iki sallapati afacan, teenage'liğin de verdiği futursuzlukla yavan yavan Amsterdan sokaklarında gezinmezmi...deli oluyorum...dİş biliyorum.....bak tüylerim diken diken oluverdi yine.....
+++1
AMA umudumuzu yitirmeden gıdım gıdım para biriktiriyoruz, hayaller kuruyoruz. Fakir edebiyatı yapmayı kendime yediremiorum ama evlenmeden önce ooohhh paşalar gibi ekmek elden su gölden takılıodum tabi. Ama amacımız kutsal, emeğimiz yabana atılacak gibi değil, biz bu işi de kıvırırız gazlarıyla adım adım emellerize yaklaşıyoruz. Derkeeeennn, monopoly oyunu sürreal bir şekilde gerçek olmuş ve ben bir kart çekmişim gibi bir süpriz çıkıyor karşıma. Kartı çekiyorum, "Diploma parası 60 milyon, 2 el bekleyiniz", "Aidata zam gelmiş, 3 adım gerileyiniZ". Arada bir "Güzellik yarışmasından ikramiye alıp, tur bindirip, bir de başlangıçtan geçerken paranızı alınız" kartı çıksa fena olmıycak gerçi. Velhasıl, ne akar ne kokar şeklinde takılıoruz denilebilir soranlara.
+++1
DİPLOMA parası demişken, geçenlerde son olmasını dilediğim ODTÜ kabusumu da yaşayaraktan, anlışanlı diplomamı aldım elime ama ne badirelerle. Önce ben de resmen fobik bir harekete dönüşmüş ODTÜ işlemleri için uzun moral toplama seansları, meditatif hareketler ve pozitif düşünce aşamalarından geçtim. Ne de olsa bir sömestr geçmemiştir ki bi aksilik olmasın, bi registration kodunda yanlışlık, add droplarda bi sakatlık, danışmanın onayında bir terslik yaşanmasın ve enstitülerde, öğrenci işlerin de bilumum dilekçelerle sürünülmesin. Ben de mesela yıllardır “vay başıma gelene” şeklinde hayıflanırken, meğer insanlarla konuştukça (ki sıra beklerken, banko önlerinde vesaire tanımadığım insanlarla konuya girme, laflayıverme huyum vardır) anladım ki odtü nün olayı bu. Zannedersin Nasa, bi işlemler, bi sistemler, bi passwordler, bi hengame, daralardan daralarla koşturur insanı vallahi. Hele bu tez meselesi yemin ederim ömür zörpüsüydü yıllarımı yedi bitirdi. Şimdi bu tez bitti (ki burada rahat rahat bi cümleyle bitti yazıldığı gibi değil olay ..delirtir insanı, kaldıki benim konum Cemetery Design olarak ve ilk yapılmış tezlerden biri olmasıyla tarihe geçmiş, annemden yıllarca “başka konu bulamadın mı evladım” lafını dinlememe neden olmuştur) gidicem misler gibi diplomamı alıcam diyorum da ben bakalım neler çıkacak başıma derken, bir internete gireyim de önce ne belgeler götürülecekmiş bi bakiim dedim. Dakka bir gol bir, registrationa giremiyorum. T.C. Kimlik numarası istiyor, sayfa bangır bangır “worning” veriyor. Haydaaa, bi terslik olmasa zaten dişimi kırıcaktım ve töğbe estağfurullah bakışlarımla çıktım ofisten, kalktım gittim öğrenci işlerine, nedir ne değildir diye. Bilgisayar yığının arkasından görevli beni doğru üst kata yolladı, ordan internete girmem gerektiği söylendi. Dedim giremiyorum tc mc, dedi numaranı söyle. Neyse haledicek sandım ben de, dediki “sistemi açtık şimdi internete girip diploma parası ödeyip gelin”. İyiymiş dedim ama işkillendim açıkçası yinede, kesin bir şeyler daha çıkar diye, geçenlerde Urban Design dan mezun başka bi arkadaşımla konuştum. Tabi dedi önce kütüphaneden belgeni al, medikoya git…..falan falan. Kütüphanede işim 5 dakika gibi kısa bir sürede bitti ve ben hayretler içerisinde, Medikoya doğru yollandım. Orayıda geçersem (kendimi bir advanture oyunun içinde hissediyorum resmen, Sanatoriumun en son lavelindeyim sanki), utanırım valla diyordum ki, görevli Sağlık Karneniz lütfeeen dedi. Pause... Ben nerden bileyim nerde kardeşim Sağlık Karnem demedim tabiki ve Sağlık Karnem çalındı diyiverdim. Ağzımdan çıkıverdi birden. Karne olmadan sistemden düşemeyiz sizi diyor kadın. Diller döktüm çantam çalındı herşey gitti seyehatteydim, karnede içindeydi, ne sallamalar, ne laflar, Nuh diyor Peygamber demiyor kendisi. O zaman siz gazeteye ilan verin, nüfüs cüzdanı bırakın, ilanla gelin nüfüs cüzdanını geri alın, şimdi sistemden düşelim sizi falan gibi çetrefilleştirdikçe çetrefilleştirdi olayı. Çıktım odadan bir hışım, düşünüyorum nerde bu karne. Taşınırken almış olacağımı var sayarak, taaa eve git, otobüsler dolmuşlar, taxiler, karneyi evi talan etmek suretiyle bulmalar ve kadına verirken o kadar yalanı bir çırpıda söyleyip, eşşek kadar masterını yapmış ama adam olamamış bakışları altında ezil (gülme tuttu zaten beni), bir de git üztüne para yatır. Örenci işlerinde çırpın ve internetten aldığım bir kağıt eşliğinde diplomaya kavuşuş. The end......
+++1
BÜTÜN bunlar ne için.....Çerçeveleyip duvara asıp sabah akşam karşısına geçip gururlanmak için değil elbette.. Aşk için aşk... Yine döndü dolaştı Zan'a geldi işin ucu.. Efendim beyimiz ODTÜ nün havuzunda yüzmek istermiş, üye olsak ne süper olurmuş, spor sağlık eyoo eyoo.. Mezunlarada cidden süper bir indirim var (ve eşinede tabiii). Gel gelelim ben diplomama, Zanik de havuzuna kavuştu sonunda... Suyada cemte düştü bu arada...

20 Şubat 2007 Salı

HAVAYA CEMRE DÜŞTÜ DÜN.....



İyice saçmalamalar bu aralar... Eve gelip ööyle durup, ööyyleee durup, ööyylee.. Sonra birden kalkıp Ayva Talısı yaparmı bir insan... Canım öyle bir tatlı çektiki, tatlı krizi resmen... Havaların ısınmasının bunda rolü var mısır acaba.. Hiç sanmam...Baktım dolapta annemin verdiği ayvalar var sadece, toz şeker var mı var, fırınım maşallah var, elma da var (son bir tane)... Ve sonuç, eve sinen mis gibi tarçın, karanfil, ayva tatlısı kokusu.. Zanik de şaşkın haliyle, ama yerken de kızarmış ayvaları, halinden memnun kerata :)


Ben ööylee, öyylece durmaya gidiyorum.....



16 Şubat 2007 Cuma

TİYATRO SPORU



___??????___

Nedir, ne değildir bu teatral spor hiç bir fikrim yok.... Pazartesi gidip izlenilip, yorumlar layığıyla yapılacak......Ancaaaaaaak, ön bilgi gibi birşeyler radyo odtunün sitesinden bulunabilir... ilgilenelere.....muju muju

15 Şubat 2007 Perşembe

YAĞMUR, ROMANS, MİDESEL ISINMA


DÜN
Quick China da sınırsız yemenin sonu, Türk kahvesinden umduğumuz bu medettir…. Buyruunnnnn…. Aşkla bezenmiş sevgililer günü yemeğimiz, benim hava muhalefeti nedeniyle taxiye yetişme çabam sonucu yola kapaklanmamla başlamış, Zan’ın 1.derece yanık mide çeperiyle (wasabiyi abartmış ki “extremeley strong spice” dır kendileri) son bulmuştur. Düşerken yırtılan kotumun sesiyle irkilirken, acıyla “bu yağmurda nerden çıktı” diye söylenemedim bile düşünce, zira “Küresel Isınma” cıgıdısıyla öylesine korkutulmuş durumdayız. Aman yağsında ne olursa olsun kıvamına geldik artık. Son durum: bacak acısı çekmekteyim. Anlamadığım taraf minnacık sıyrığın bu kadar acı çektirmesi insana. Ama tabii gelsin sushiler, gitsin wasabiler, noodllar derken dolan midemle doğru orantılı olarak hafifleyen bacak acısıyla tatlıya bağlandı havayla olan küsmüşlüğüm. Hele en son bi tatlı yedik ayıptır söylemesi, aşmış bir lezzetti. Bizim lokma misali bir hamurun içine caponlar pişmiş armudu kondurmuşlar, servis esnasında da üzerinde bal ve susam dökmeyi ihmal etmemişler. İsmini de sorsaydım keşke ve hatta fotoğrafını da çekseydim keşke. Ama zaten onu bunu sormaktan ve açık büfe de kendimi kaybetmekten romantizmi ayaklar altına yeterince almış biri olaraktan, iyi ki bir de fotoğraf çekmedim oracıkta… Ayıp yaniii… Romans dolu anlar sonunda akşam sinemaya gitmeye karar verdik.. ve bilin bakalım neye “Uygunsuz Gerçeklik” mi artık ”Felaketler Zinciri” mi adı her ne ise… Bakalım iyiden iyiye gelecek nesiller için korkup, asfalt döken her kamyona, naylon poşet kullanan her kadına, sprey sıkan her genç kıza düşmanca tavırlar sergileyecek kadar etkilenecek miyiz filmden? Etkilenmek derken Pazar günü, Kırmızı party sonrası detoxu Hannibal’a gitmek suretiyle uygulanmış, beyinler temizlenmekle kalmayıp, pskopatlık derecesinde Hannibal’a hayran olunmuştu. Bir de bizi bizden alan ve Antony Hopkins’le en ufak bir alakası bulunmayan, gamzeli Fransız tip oynamasaydı iyice etkilenecektik ama neyse artık, sineye çektik oturduk. Yalnız Allah var, ayna karşısında Antony Hopkins defalarca izlenilmiş, bakışlar tavırlar çalışılmış genç aktör tarafından. Falan falan…..Toplantıya çağrılan zavallı ben ve mide ağrılarım ….

BU GÜN…

Mideler geçti, bombayız bombaaaa… Ama yan etkileri sürüyor sanki dünkü yemeğin. Artık mide çeperi mi genişledi noolduysa, sürekli bir acıkma hissiyle boğuşuyorum. Muayyen gün falan da değil işin garip tarafı. Bu demek oluyor ki rejim çanları çalıyor, alarmlar çınlıyor, her yer kırmızı, bünye acıklı acıklı acıkmalarda….. Buradan aslında benim küçük çaplı bir sırrım olan ve de süper etkili bir leblebi diyetini açıklamayı bir görev biliyorum. Ciddi kilolar verdim ben bu rejimle ve de yumurta kapıya dayandı sanki, rejim anı geldi çattı….. Rejimi aynen yazıyorum… Ama toplantıdan sonra….. (Bu arada “Umutsuz Gerçekler” yada her ne ise dünyada izlediğim en fıslak ve propogandacı filmdi, ikinci yarı gayet Zan’ın omzunda bi yer hazırlayıp uykulara daldım, o derece. Adam bi ara öyle bir kişisele bağladı ki, köpeği, ponysi, çiftliği, seçimleri nasıl kaybettiği, oğlu falan derken, fenalıklar geçirdim yemin ederim. Biz de petrole batmış kuşlar, zayıflamış insanlar, kurak çöller, zavallı kutup ayılarını falan göreceğiz zannediyoruz aklımızca. Adam kendine film çekmiş resmen….”Bana mı derler ya “ Ona evet….Öööö)

10 Şubat 2007 Cumartesi

Leonardo Di Africano ve Üreme


“Kanlı Elmaslar” ardından geçen birinci günüm. Bu iki günü çıkardım ya gerisi kolay. Sosyal içerik tantanaları gerçeklikten ne kadar uzak ve duyarsız olduğumuzu bir kez daha hatırlatsa da, Afrika hakkında acıma duyma hislerim yerine insan ırkına olan gıcıklığım şahlanıverdi yine. Bütün film boyunca Zan’ın kafasını ütüledim fısılfısıl konuşarak. Bu nasıl bir üremedir böyle yahu…, insanlık başlı başına yayılan bir virüs.. Şu muzların güzelliğine bak halbuki, onları yiyip caaanım tropikal ormanlarda cirit atacaklarına, birbirlerini katlediyolar…bi de üstüne üstlük parlak taşlar yüzünden..ay çok saçma ..insan oğlu baştan aşağıya saçma….hödö ödö… Filminde ise artan göz altı kırışıklıkları ile yaşlanan Leonardo, ona oyunculuk konusunda resmen ders veren balıkçı zenci arkadaşı, ve “Tutku Oyunlar”ında “aldatılan kadın”ı oynamasına rağmen süper sexy ve cool imajıyla karşımıza çıkıp da, burada sünepe sünepe gezinen sosyal içerik gazeteci Jennifer Connelly. Bir iki çıkış, bazen bağırıp çağırma dışında oldukça pasif takılan gazeteci kızımız , Zimbabweli (!!!) eski kiralık asker Danny Archer’a gönlünü kaptırır ve ver elini balta girmemiş ormanlara, ateş hatlarının ortasına. Bu arada ormanda kendilerine isyancılar diyen bir grup vardır ki; müziği sonuna kadar açıp arabalarla son sürat gezen, ellerinden içki ve sigarayı bırakmayan ve arada delirmiş gibi dans edip peruklar takan (ki buraları çok yanlı buldum filmde, ne belli böyle oldukları, Turkiye de çekilmiş bütün filmlerde de arka fonda çarşaflı tiplemeler geçer hep) çocuklara uyuşturucuyu basan işilikler vesaire vesaire…. amaaan valla baygınlık… elmas almayın işte kısaca (sanki ayda iki kere elmas alıyoruz eve). Geçelim bunları da “Hanibal geliyor a dostlarrrr” diye bağırarak sokaklarda koşasım var.

Neyse yinede filmi gülme krizleri eşliğinde izleyip (ciddileştikçe filmler beni gülme tutuyor, sinirlerim bozuluyor galiba) bir de Zan’ın parlak fikrine uyup içeriye Kentucky’den aldığımız zamazingoları sokup gizlice yemeğe kalkmamız sonucu neşeli anlar yaşamışlığımızda oldu. Bu haftanın bütün etkinliği bumuydu peki yani??? "Evet" diye cılızca çıktı sesimiz, dehlizlerden. “70 yaşlarında olup da bir hastalığı olmayan, delikanlı gibi genç görünen ve bizim yaşıtlarımıza Genetik miras konusunda mühim bir fark atmamızı sağlayan” babama teşekkür konuşması yaptığım doğum günü partisini ve Picante (Picante diyince Bodrum günleri ve bahçede bulunan küvet maceralarımız aklıma geldi bir an nası nostalji oldum yine)…. iken bir türlü gidemediğimiz Mecsikano’ya gidip yana yana yemek yememizi saymazsak bu hafta “Lost”a vurduk yine kendimizi. Ama Pazar günü kazınma suretiyle evde gerçekleştirdiğimiz temizlik operasyonu sonucu (tamda Şapka Partisi ve Marco V gecesi sabahına denk geliyordu ki nasılda akşamdan kalmaydık heey haat ) eve bal dök yala durumlarında, ben de huzur içerisindeydim, çocuklar kadar şendim. Ev böyle tertemiz olunca bizim terasta party düzenleme planlarımız 1 hafta ertelenmiş, bu hafta Mert de Kırmızı party olmasına Ekin org. Tarafından karar verilmiştir. Haydin hayırlısı…


3 Şubat 2007 Cumartesi

Ekin'in KAFA TAKINTI PARTİSİ


Ekinciim tam da yapılıcak bişeyler olmamasına lanetler ettiğimiz bu günlerde bizi şenlerndirdin ve de üşenmeyip böyle davetiyeler hazırlamakla umutlarımızı adeta yeşerttin. Buradan teşekkürü bir borç bilir, akşama görüşmek üzere seni yanacıklarından öperim....
Ekin'in davetiyesi...iyi eğlenceler..... :)
03-02-2007 cumartesi tarihinde gerceklesecek olan,kafa taknts partisine davetlisiniz.............
concept::tema::anakonu::::::::::::::::::
kafana ne buluosan takip gelmek:)
olasiliklardan bazilari soledir::sapka, peruk, kep(:P), tac..vb..
"hayir ben farkli olcam, kendi yaratciligimi kullanmak istiyorum"olasiligi her zaman mevcut olup,konsepte uymayaraktan gelen vebisi olmaz, karizmayi sarsamam dienler icinelde bulunan ne varsa kafaya gecirilecektir.
zaman::süre::deadline::::::::::::::::::::::::
daha önce de belirtildii üzre,subatin 2si, cumartesi, yani yarýn..
(evt zaman az yapacak cok is var...)
aksam saat 7 ilaa 8 arasi beklenilmektesiniz...
deadline ise, gece12 civaridir,
sonrasinda neler yapilabilecegi konusunu partiye birakmak düsüncesindeyiz...
yer::mekan::yerleþke:::::::::::::::::::::::::::
ekin'in evinde yapýlacak olan partininofficial adresi:
emekli subay evler
unofficial, taxi adresi"anýttepe havuzun orda inicem abi"dedikten sonra isiklarin ordan apartman sinsilesinin icine girip,bi ton c blok arasindan aramaya baslarsiniz,
veyahut 536 680 13 69 numarali telefondanyardm alirsiniz...
unofficial, araba adresi"eskiþehir yolundan karakuvvetlerinin ordan girilirspor sahasina gelmeden önceki sað yokuþtan aþagý inilir, iþiklardan saða donulur, sona saðdaki ilk araba yolundan iceri girilip park edilirolmadi yine telefon no dan aranir.
yicek::içecek::reyonu::::::::::::::::::::::::::
valla, bu kadar kýsýtlý zaman ve maliyetten dolayi,herkes kendi icksini getirirse ii olur,zira, eli bos gelip de, ben icmicem diip,
sona muhtesem eylenceli dakikalarinsarhosluguna kapilip,"ya sen saraptan biraz aliyorum" cumleleri kesinlikle yasaktir...
eve yakn market bulunmaktadir,teminatlar icin onerilir.
(hayir, bakkalla hic bir komisyon ilisigim yoktur.)----------
bu yazacaklarim, yarn gece ciddiyetini yitirecektirfakat,
gelenler giderken ortaliga biraktiklarihersheyi alip gitmekle sorumludur.
ertesi gun temizlik yapacak olanlara acinmasi beklenmektedir.
katýlýmcýlar::elements::partisipasyonerler:::
bu maili birinci elden alan herkes gelme ozgurlugune sahiptir.
bunun disinda yaninizda getireceginiz ark.önem gostermenizi dilemekteyiz:ekinin evini bilenler bilior,ev kucuk; dolayisiyla rakamlarda temkinli olmaliyizbir diger konu ise, ark. caarirken ortama uyum saglayabilecek,kusmayacak!!!!, hersheyden sikayet etmeyecek, hos sohbetinsanlar tercih sebebidir.tabi birde, konsept konusunda inançli olan kisilerbuyuk bir coskuyla karsilanacaktir.
sýkca sorulan sorular ve notlar:::::::::::::::::::::
-evde bir adet kedi vardir, onceden belirteyim..
-musicle ilgili olarak,mp3 calinacaktir.
ozel istekler olanlar,ne bilim sunu dinlersek tam super olur diyenler,
ben sundan baska bisi dinlemem diyenler mp3 cdlerini hazirlayip gelsinler pleasemusic isini organize edicek birileri varsa,
hemen daha once verilen telefon numarasindanyetkili kisi ile goruse bilirler.
sanirim bu kadar,davetie görseli acele ile hazrlanmis olup,
elestri kaldiramamaktadir.
bekleniorsunuz..bai ekin

1 Şubat 2007 Perşembe

V 2

Dün gece oturdum, bir güzel “V for Vandetta”nın DVD’sini izledim. En son Modernizm-Postmodernizm dersinden beridir (hatırladıkça tüylerim diken diken oluyor, çok belalı bir dersti) bir film hakkında eleştiri yazısı yazmamıştım. Şimdide eleştirmeyi düşünmüyorum gerçi. Beni cezbeden üstüme üsteme gelen V harfleri oluyor bu aralar. Marco V ve V for Vandettadan sonra Van, Veronica (o kimse?), veranda, Venüs, v-ray ve kahve falımda çıkan belli belirsiz V harfi hakkında yazılar yazmayı düşünüyorum…. Atıyorum tabiki….

Ama içim rahatladı açıkçası, yaklaşık 3o bin kere izleme teşebbüsünde bulunduğum filmi oturup yüzümde yeşil maskem, elimde bitki çayım keyifli keyifli izleyince. Özellikle Natali Portman’ın “Leon”dan sonra büyüyüp olgunlaşıp, oynayacağı filmler konusunda hat safhada seçici olmasından ve Wachowski Kardeşlerin de imzasını taşımasından dolayıdır ki, tansiyon yükselmiş meraklar iyice kabarmıştı ben de. “İzledik de ne oldu” deme sınırlarında dolaşırken filmin gizliden gizliye etkisinde kaldığımı anlıyorum, zira şöyle bir kriterim var. Eğer film izleme esnasında babaanne gibi sürekli konuşursam, bu demek olur ki o sahneler beni etkilemiştir. Bunda da sürekli “Aaaa bu yapmış ayol işkenceleri, pislik adam ama….aaaaa” “Geldiler yine kafalara torbalar….” “Maskeye bak yanaklar pembe pembe. Hahahahah” “Politik öğeleri coşturmuşlar burada…” falan gibi ha bire konuştum da konuştum. Kendimi alamadım. Aslında çizgi roman olduğunu ise çok sonraları “special eddition” cd sine bakınca öğrendim. Cehalet işte… Pek de film hakkında ahkam kesmeden sabahki şokuma geçmek istiyorum acil. Bir kalktık ki teras bembeyaz. Pamuktan yorganlar, yastıklar yırtılmış içi havaya dağılmış. Tam da rüyamda Amsterdam’da dolaşıp, gezip eğleniyordum ki, saat acımasızca çaldı yanı başımda. Gıcık gıcık bi açtım gözlerimi…. Her yer kardünyası....Pause.

Cidden büyülüydü manzara…İyi ki terasta oturuyoruz dedim bir kez daha. Serotonin beyne direk nüfuz ediverdi oracıkta. Düşündüm bu an evimizi koruyan ruhların tatil günüydü, bu gün her yer güvenli ve huzurla kaplıydı artık. Sınırlarımızı yeniden yapılandırmanın zamanı gelmişti. Sıra sakinlik, dinginlik ve “almak” değil “olmak" klişesinin gerçeğe dönüşme cabasındaydı. Söz egonun istifasıydı. Gözlerimi kapattım gidiverecektim ki delikten aşağıya……alarm bir kez daha çalarak, kulağımdan tuttuğu gibi indirdi beni yine dünyaya. “Wecome to the real world Deniz, kalk ve giyin” .......

31 Ocak 2007 Çarşamba

Havada elektronik kokusu var....


Geçen haftadan beri Ankara’da havanında soğukları abartmasıyla iyice evlerden çıkamaz olduk, kuruduk, ev - iş çemberinde elimizde büyüteç hayattan zevk alma noktaları kovalar hale geldik, “Lost”ları adeta baş tacımız ettik, Zanikle birbirimize iyice sokulduk. Derken derken oturmuş kibar kibar fincanımdan sabah kahvemi yudumlarken bana bi mail geldi : Saklıkent’te bir atraksyon vaaaaaar, Marco V geliyor, duyduk duymadık demeyiiiiiiin… Zaten ne duymıycaz, apartta bir yerlerde bi olay, bi happening olsada katılsak durumlarındayız (hepten kış uykusuna yatmamış Ankara ahalisi olarak). Neyse ben de eski cluplerin altın çağını yaşamış, tam da "clubber" diye bir takım garip yaratıkların clupleri basıp, robotik sportif danslarıyla uyuşturucudan nasibini almış bi şekilde mekanları iğrenç hale getirmesine ramak kalmışken ortamı terk etmiş ve bu sosyolojik durumlardan kendini sıyırmış bir şanslı olaraktan torunlarıma rahat rahat elektronik çağın temiz anılarını anlatabilmenin gururunu taşımaktayım. Az mı “Millenium’a giriyoruz, gözlükleri takarım clube giderim, kapıya isim yazdırdınmı, ıptıkı cıstık, üçyüz bejjyüz” geyikleri yapmıştık zamanında…Faces’de 20’de az mı sabahın ilk ışıklarına kadar eğlenmiştik. (Faces daha sonra “haydi eller havaya” kıvamı bir yer olup içeride “sayın ağabeylerin” cirit attığı bir eğlence dünyasına dönüşmesiyle bizi bayağı bir üzmüştü). Ben şahsen, hala elektronik müzikten kopabilmiş değilken sevindim tabi bu Marco V’nin teşrif edişine. Internete gireyim bir bakiim dedim saat kaçta başlıyor party, giriş ücreti ne, sadece Ankara’ya mı geliyor kendileri gibilerinden ki… bi röportaj la karşılaştım nick’i Turkclubber (!!!!!!!) olan Tayfun yayınlamış. Dialokta Ozan soruyor, Marco V cevap veriyor da gül gül öldüm. Aynen alıntı yapmak istiyorum bazı yerleri kimse kusura bakmasın ama:

Turkclubber- Marco V'nin soundunu nasıl tarif edersin?
Marco V- Moda, bass ağırlıklı ve enerjik.
(Moda ne yahu. Pause…. Kim bilir adamcağız ne dedi bunlar nasıl çevirdi, neyse devam ediyorum….)

Turkclubber- Sabah ilk uyandığında ne dinlersin?
Marco V- Önceden yaptığım kendi müziklerimi :)

Turkclubber- Türkiye hakkında ne düşünüyorsun?
Marco V- Türk clubberları gerçekten çok seviyorum. Gerçekten sert, güzel partiler yapabileceklerini tahmin etmezdim.

Turkclubber- Herhangi bir batıl inancın var mı? Yani sahneye çıkmadan önce değişik birşey yapıyor musun?
Marco V- Sadece önceki setlerimin kapaklarına bakıyorum çünkü her şey orada. Ve hemen çıkıp çalmak istiyorum.

(Alla alla burası da bana pek inandırıcı gelmedi ya neyse…)

Turkclubber- Kullandığın parfüm ne?
Marco V- Abercrombie. Çok ucuz bir parfüm ama Amerika'dan başka dünyanın hiçbir yerinde satılmıyor. (ne alaka şimdi parfüm …)
Turkclubber- Son sorumuz. turkclubber.com için set yapar mısın?
Marco V- Tabiki sorun değil!

Ya valla karizmasının içine etmişsiniz ama adamın. Ardından da yorumlar geliyor ki evlere şenlik. Mesela bi tanesi demişki: “Ozan kardeşim emeğine sağlık site ve üyeler için böle röportajlar faydalı olacaktır devamını bekliyorum başarılar kardeşim... “ Nasıl faydalı olacaksa??? Parfüm sipariş ederiz belki internetten?? Bi de dj kardeşliği diye bir şey mi var da biz kaçırdık arada, onu da anlamadım?

Bir diğeri: “mükemmel olmuş böle röportajlarla hem dj leri daha yakından seviyor ve onların bilinmeyen yönlerini öğreniyoruz teşekkürler” ve yorumlar devam ediyor “emeğinize saglık tesekkurler” “yawww anasınaa beee harbii coookk iyiiiiii...” “bu adam fenaa müzik yapıor” “cok saglam calıyo akıllara zarar”

Ne diyeyim…. Alttan alta sosyal içerik bir eleştiri silsilesi kafamda uçuşsa da hiç yorum yapmak istemiyorum apaçilere….. Ve biz tam zamanında kaçmışız clup alemlerinden diyorum. Ama Cumartesi takıp takıştırılıp bi Marco V’ye gidilip bakılıcak tabiki….. önce evde Organic music dinleyip, votka redbull içilerek…

30 Ocak 2007 Salı

yılbaşı romansı....




Hayatımın ilk yılbaşı ağacı terasta itinayla süslenmiş, önünde poz verilmişti...

29 Ocak 2007 Pazartesi

No haşhaş....No kokain...








Alaah Alahhh sesleriyle haftaya başladık, yorgun savaşçılar olarak. Hafta sonu bi çırpıda geldi geçti kapıdan ce e dedi gitti, elimizde dondurmamız eridi, şekerimiz alındı saklandı, topumuz kesildi, büyüdüğümüz hatırlatıldı, kıçımıza bi tekme işe yollandık, eşek kadar olmuştuk artık. Bir kişi hariç Zan Zan Zan… Sabah apar topar giyiniyorum saat olmuş 9.10, yataktan 3 yaş altı mahmur bi ses yükseldi “Ben işe gitmiceeem. Elim acıyo.” Ay kıyamaaam.

Olaylar şöyle gelişti başa dönücek olursak. (Tarantino usulü bi yazıymışcasına). Cuma gecesi en nihayetinde Manhattan’a gittik. Bunca yıldır Ankara’da yaşayan bir insan olarak ilk defa Cuma gecesi Manhattan’da alemin nabzını tutmuş bulunuyoruz bu arada anti parantez. Bunda arkadaşlarımızın orda çalmasının büyük etkisi oldu ne yalan söyleyeyim. Efenim grubumuzun adı “Disco disco” ve cidden orijinal bi repertuar yapmışlar kendileri helal olsun. No haşhaşlar, M. Jacksondan “black or white” lar. Bizede Zanikoyla dans dans sabaha kadar dans moduna girmek düştü. Ama tabi bi gece evvelden Çilekzede olmanın verdiği uykusuzlukla nafileydi bu çabamız. İşi tadında bırakıp kendimizi bi güzel müzikle harmanlayıp eve dönüyoduk ki nerdeyse çıkışta karşılaştığımız ve koştura koştura If'e giden arkadaşlarımıza kaptırıyorduk kendimizi. Sabah işleri güçleri yok tabi pislerin. Neyseki 2de eve döndük, bi uyku bi uyku ohhh. Cumartesi ofis yorgunluk ve eve gidip dinlenme hayaliyle bütün gün bilgisayar başında sırt ağrılarına kulak asmamaya çalışma çabalarıyla aksileşen ben ve dark dark modlar uzatmıyayım. Canım mandalina çekmiş, almışım elime bi kilo mandalina, Room da Meldoşla bi soda (içine de rica edip mandalina suyu sıktırdım) içip, eve yollanıp, trink kapının anahtarını çevirince, evde Zanikonun jestiyle büyülendim adeta. Çalışma odasına dolaplar yerleşmiş, temizlenmiş, yerleştirilmiş, cillop cillop. Mekanda oturduk laflıyoruz akşam planları, kimleri arasak, nereye gitsek, nerde ne var, harlıyoruz da harlıyoruz. Şimdi benim şöyle bi huyum vardır, ne kadar yorgun olursam oliim bi yarım saat-bir saat uyuyunca sabah kadar afyonum patlar cin gibi olurum adeta. Bi uyuyup kalkıcam o yorgunluğa, süper olucam, dinçlik baş göstericek ve tek gecemiz olan cumartesi bişiler yapıcaz hesapta. Yattım ama öldür Allah uyuyamıyorum. Sanki evi fareler basmış, bi tıkırtılar bi sesler bi çıtırtılar. Tam daldırıcam bi ses, bi soluk. Aaaaa ama bi çıldırdım. “Ayol bu ne yahu kendi evimde ….” tarzı bi dellenmeyle sinir harbi, teror estirdim falan. Yeni döşenmiş çalışma odasına çekildim uykusuzluğun verdiği gıcık olmuşlukla, bi Pulp Fiction koydum computere, ki her zaman keyfimi yerine getirmeyi bilmiştir. Zan da artık salonda ne izliyo o sırada bilmiorum tabi. Trip atıorum aklımca, halbüki nası garibime gitti. Biz yıllardır (heralde bi 8 yıldır tanışırız) hep dipdibeyizdir, değil ayrı odalarda film izlemek, göbeğimiz bağlı gibi her yere beraber gideriz, yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmez yani. O esnada Zaniğin bana almış olduğu ve sessiz sessiz getirip masaya koyduğu çikolatayla buzlar erimiş, Pazar sabahı brunch'ımızla her şey normale dönmüş, balıkların suyunu değiştirirken Zanın fanusu çatlatıp elini kesmesiyle “aşkım bişeyin yokya lara, canıııım kıyamam lara” kadar varmıştı. Olan Cumartesi gecemize olmuştu, helbuki gece arayan Gamze gayet “Olum bu kaçmaz, arkadaşım çalıyo bu gece, kapıya adını yazdırırım, mertler, hikmetler, zartlar zurtlar herkez var” tarzında bi yerin açılışına davet ediyodu bizi bi gaz bi gaz. Öööö gitmedik salak gibi…

Neyseki Pazar günümüz süper geçti. Domestik modlarda Onurcum öğlen uykusuna yatmışken bi tremisu patlattım mutfakta, çıktım DVD baktım, ordan ver elini DnR, uzun zamandır almayı ertelediğim “Buse Cinayetleri ve Huzur Cinayetleri’ni” aldım bi güzel, ki Zanik aradı... uyanmış. Bütün öğlen uyumuştu tek tatil günümüzde yine küsesim geldi ama artık abartmiim dedim içimden. O da çıktı Tunalıya DVD mizi aldık. Gün tadında yemek, tiremisu, cappucino ve film olayına girdik (Ilizyonist, 10 üzerinden 7 verdik gitti) ki ben zaten sızmışım artık salonda. Tabiki bütün gün uyuyan Zan sabah 5 e kadar uyuyamamanın verdiği rehavetle sabah kendine tatil ilan etti. Şimdi evde tembel teneke. Akşam eve gidip kitap okuyup kanepeye kavuşmak ve Lost manyaklığına girmek için sabırsızlanıyorum….

26 Ocak 2007 Cuma

Çocuğum olsa demek nası şımarıcak…


Yine bir uykusuzluk bir uykusuzluk...uyku cehennemi kapımızda... Abimlerin bir koşu “Gotan Project” konserine İstanbula gitmesiyle misafirimiz olan Çilek, bir anda minik şirin bir köpek suretiden çıkıp, yaramaz, şımarık, söz dinlemez, sürekli, havlayan -havlamasada hırıltı benzeri garip sesler çıkartan- bir tiplemeye dönüştü. Üstüne üstlük apartmanda köpek beslemenin yasak olması onu bizim evde bir kaçak yapmaktaydı. Fakat sabaha kadar havlaması bütün apartmanda Çişeğin sesinin yankılanmasına, bizim de susar umuduyla yatağa davet etmemize ve her havlayışında yaylı yatakta deli gibi sıçramamıza neden oldu. "Zanik"in sabah belirtmesine göre bir ara ben de kendimi kaptırıp o havladıkça hırıltılı gibi sesler çıkartarak ona eşilik etmişim, ki hiç hatırlamıyorum uyku arasında. Zavallı Onurcuum benim. Neyse sabah olduk biz olduk denebilir.



Bu arada gecenin başı bizim eve yeni taşınmamız ve dolap eksiğimizle başlayan eve dolap taşıma maceramızla şenlenmiş, benim terasa kadar koca koca dolapları çıkaran adamlara çok acımam ve onlara dolapları evin orta yerine koydurmamla iyice saçma bir hal almıştı, ki bu arada fonda zaten Çilek hep havlamaktaydı. İpler onun eline geçmişti bi kere, ama napabilirim kızamama sorunum var işte benim?? Zanik eve gelince taşınmış yepyeni dolaplarımızı evin koridorunda, odalarda yerlerde orda burada görünce (şoklarda) adamlara neden taşıtmadığımı sordu doğal olarak ve belimizi çatlatma pahasına hepsini odalara teker teker yerleştirmeye başlamıştık ki bizi gülme krizi tuttu. İnsan dolap taşırken bu kadar mı çaresiz olur kardeşim.. Ağırlık altında gülme tutuyo resmen insanı ve birbirimizi damarlar çıkmış kıpkırmızı gördükçe iyice gülme hissi dürttü bizi. Vel hasıl gayipten gıdıklanmalarla bi dolabı taşımak yarım saatimiz aldı. O arada Çilek ne güzel uyuyodu balıkların yanında. (Zanik eve fanusta balık almışta sağolasıca). Biz o yorgunluğun üstüne bi de dolapları sildik bi güzel ve “yattığımız yeri beğeniriz artık” diyerekten salonda sızışlara geçtik. Ve bi uyuduk bi uyuduk demek isterdim ama nerdeee… Şimdi beraber ofise geldik Çilek hanımla ve ben ona küsüm. Eşek herif diicem de kız o kız… Bakıyo ordan yatmış minderine uykularda ohhh… Bu arada sızmadan önce Ed Wood izliyoduk ve çok süper bi filme benziyodu, ilk iş gidip almak olucak DVD sini, Tim Burton’a saygı kuşağı babında…..

25 Ocak 2007 Perşembe

Aziz Sarıyer gecesi


Tamda yılbaşı arifesinde iyice dinlenip bünyeyi yılbaşı gecesi coşkusuna ve enerji tüketime hazırlayacağımız yerde, biz 28 Aralık itibariyle alkoholizmin doruklarına çıkıp, ciğerleri nikotinle bayram ettirmiş ve uyku düzenimizi yaklaşık 5 saat rötarla sekteye uğratmış bulunuyoruz. Erken ve zamansız gelen bu yorgunluk yılbaşını evde geçirme isteğimi bir kez daha körüklemekle kalmayıp, noolucak işte yılbaşı da bu tür gecelerin bir ikizi hissinin içimde gümbür gümbür yükseltmesine neden olmakta. Her ne kadar bu yılbaşı ne kadar saçma ve klişe de geçicek olsa benim evli olarak geçireceğim ilk yılbaşı olması sebebiyle anlam ve önemi bil hakikat ki diğer senelere nazaran farklı olacak gibi görünüyor. Gel gelelim yine de dün o kadar içecek ne vardı demekten şu an kendimi alamıyorum. Hafta içi bi kere içki içmeme kararı almamın ne kadar taktire şayan bir dayatma olduğunu yeni yeni anlıyorum ve uyguladığım günler için kendimi adeta kucaklıyorum. Dün gece güzide Ankara’mızın Köroğlu muhitinde pek de eşi benzerine rastlanmayan bir davet münasebetiyle içkileri devirip, sanki bu gün tatilmiş şizofrenisiyle ve ofiste sürünmiyecekmişcesine rahat rahat eğlenip sergilenen tasarımları kahkahalar eşliğinde yorumlarımızdan ve eleştirilerimizden esirgemedik. Her şey ilk başta giyinme kriziyle başladı desem yeri var aslında. Şık giyinip gitme uğruna yaklaşık 15pont topuklu ayakkabılarımız, makyaj ve saç stillerini konuşturmamız sayesinde gecenin sonunda davet sahibi Sinan Beyden ofisçe Fashion tv den fırlamışlar iltifatını hak etmiş olmamız çabalarımızın boşa çıkmadığının göstergesiydi. Nooluyosa?? Neyse kadın dünyası işte kaptırmıştık kendimizi bi kere giyinme çılgınlığına. Üstüne üstelik içeride genelde herkezin iş çıkışı gelmesinin ve dışarıda havanın eksi 10 derece soğuklukta olmasının da etkisiyle, doğal olarak normal sayılabilicek giyim kuşamda insan topluluğunun arasında biz iyice dikkat çekici kaldık _az gelir, abartıydık, saçmaydık, delimiydik meydik. Ayol alt tarafı tasarım ürünlerinin ve yeni koleksiyonun tanıtılacağı showroom da verilen mini bi davet. Gece hoş beş sohbet ve ben en çok “Moon” u beğendim, ya da “Bowl”un kıvrımları müthiş edaları, ürünlerin isimlerine varıncaya kadar benimseme mertebesine yükselirken, şarapların etkisi damarlarda kendini göstermeye başlamıştı ki, Aziz Sarıyer le Alparda için tasarladığı 2007 koleksyonu ve tasarım anlayışı hakkında konuşmaya başladık. Öncelikle belirtmeliyim ki son derece mütevazi, dingin ve dinlendirici alt yapısının yanı sıra iletişimi çok kuvvetli ve rahatlatıcı bakışları olan bir insan kendileri. Ve sohbet çok keyifliydi. Geceyi the Party filmindeki saçmalıklara maruz kalmadan bitirmenin verdiği huzurla, evlere dağılma hayalleri kurmaya başlamıştıK ki, ofis ahalisi olarak yılbaşı kutlaması için Lone Star a (yada Lucky Star herneyse sürekli karıştırıyoruz) gidileceği aklıma geldi. Üstüne üstelik çok matah bir yere gidermişiz gibi Aziz Sarıyer’i de davet ettik. Tamam grubun yaptıkları müzik her ne kadar benim dinlediğim tarza uymasa da çok kaliteli. Ama o içerideki ses düzenine ne demeli. Sıkışık, havalandırmadan aciz, sanki yazlık bi sitenin salaş diskosu hissini uyandıran o müthiş atmosfer ve son olarak da bizim alkolün dibine vurarak ettiğimiz danslara, Aziz Sarıyerin ney dinler edasıyla müzik grubuna attığı bakışlar eklenince tam bir delilik ve tezatlık sahneye konulmuş oldu. Pause.
+1

En son eve gidip uyuma hayllerim de gece gece abim ve Zanik delisinin çorba içicez, dışarı çıkılıyosa tam çıkılsın efemdim, racona uyulsun edasında direksyonu çorbacıya kırmasıyla suya düştü. Çorbayla kalsa iyi dedirticek menüsüyle ve gece gece ancak bir Türk mantığının yemeye cesaret edebileceği gariplikte yemek çeşitleriyle bizimde masamız donatılmaya başlandı. En azından gecenin bu kısmını Aziz Sarıyerin kaçırdığına içten içe sevinirken, acıyan ve zonklayan ayaklarımızın alttan alta beynimi delmesi ve gözümün önünden silüet şeklinde geçen (zira odaklama sorunu çekiyodum), kelle, damar çorba, yoğurtlu etli dolma, sarma cart zurt vesaireye daha fazla bakamadım… Hay Allah yahu .Ayol bu da miğde ama yaniii.
+1

Neyse tabi o kadar içilen içkiyi boşa harcamamanın verdiği dışa vurumla çorbacıyı kahkahalarla inletip, anlatmadık abuk hikaye bırakmadık. Şimdi acil iki günlük yılbaşına hazırlık, dinlenme ve detox programına başlamam lazım. çavv

denizartibir




Yılların Denizerosu 2007 yılında +1 olarak kendimi lanse etmenin gururyla karşınızdayım. Lakin benim için büyük bir değişimin habercisi oldu kemikleşmiş sıfırımda vaz geçmem. Kim bilir belki de evlenmemin etkisi vardır bu isim değişikliğinde. O diil de şimdi aklıma geldi bütün banka, kredi kartıları, ssk sicil no zart zurt gibi hiç bir anlam ifade etmeyen kurumların uyarılarına rağmen daha soyadımı değiştirmedim. Ama yani nasıl üşeniyorum anlatamam. Yok muhtarmış, evrakmış, kırtasiyeymiş, 2 foto falan falan. Burda değiştirdim işte, şimdilik bununla idare ediversinler. Layığıla...