20 Mart 2007 Salı
BALON PARTY
15 Mart 2007 Perşembe
7 Mart 2007 Çarşamba
4.CEMRE KABAK TADINA (SON VALLA!!!)
5 Mart 2007 Pazartesi
TOPRAĞA CEMRE DÜŞTÜ...AĞAÇLARA SU YÜRÜYORMUŞ
2 Mart 2007 Cuma
ANONS VE BALEVRA

28 Şubat 2007 Çarşamba
SUYA CEMRE DÜŞTÜ DÜN
20 Şubat 2007 Salı
HAVAYA CEMRE DÜŞTÜ DÜN.....

16 Şubat 2007 Cuma
TİYATRO SPORU
15 Şubat 2007 Perşembe
YAĞMUR, ROMANS, MİDESEL ISINMA
BU GÜN…
Mideler geçti, bombayız bombaaaa… Ama yan etkileri sürüyor sanki dünkü yemeğin. Artık mide çeperi mi genişledi noolduysa, sürekli bir acıkma hissiyle boğuşuyorum. Muayyen gün falan da değil işin garip tarafı. Bu demek oluyor ki rejim çanları çalıyor, alarmlar çınlıyor, her yer kırmızı, bünye acıklı acıklı acıkmalarda….. Buradan aslında benim küçük çaplı bir sırrım olan ve de süper etkili bir leblebi diyetini açıklamayı bir görev biliyorum. Ciddi kilolar verdim ben bu rejimle ve de yumurta kapıya dayandı sanki, rejim anı geldi çattı….. Rejimi aynen yazıyorum… Ama toplantıdan sonra….. (Bu arada “Umutsuz Gerçekler” yada her ne ise dünyada izlediğim en fıslak ve propogandacı filmdi, ikinci yarı gayet Zan’ın omzunda bi yer hazırlayıp uykulara daldım, o derece. Adam bi ara öyle bir kişisele bağladı ki, köpeği, ponysi, çiftliği, seçimleri nasıl kaybettiği, oğlu falan derken, fenalıklar geçirdim yemin ederim. Biz de petrole batmış kuşlar, zayıflamış insanlar, kurak çöller, zavallı kutup ayılarını falan göreceğiz zannediyoruz aklımızca. Adam kendine film çekmiş resmen….”Bana mı derler ya “ Ona evet….Öööö)
10 Şubat 2007 Cumartesi
Leonardo Di Africano ve Üreme
“Kanlı Elmaslar” ardından geçen birinci günüm. Bu iki günü çıkardım ya gerisi kolay. Sosyal içerik tantanaları gerçeklikten ne kadar uzak ve duyarsız olduğumuzu bir kez daha hatırlatsa da, Afrika hakkında acıma duyma hislerim yerine insan ırkına olan gıcıklığım şahlanıverdi yine. Bütün film boyunca Zan’ın kafasını ütüledim fısılfısıl konuşarak. Bu nasıl bir üremedir böyle yahu…, insanlık başlı başına yayılan bir virüs.. Şu muzların güzelliğine bak halbuki, onları yiyip caaanım tropikal ormanlarda cirit atacaklarına, birbirlerini katlediyolar…bi de üstüne üstlük parlak taşlar yüzünden..ay çok saçma ..insan oğlu baştan aşağıya saçma….hödö ödö… Filminde ise artan göz altı kırışıklıkları ile yaşlanan Leonardo, ona oyunculuk konusunda resmen ders veren balıkçı zenci arkadaşı, ve “Tutku Oyunlar”ında “aldatılan kadın”ı oynamasına rağmen süper sexy ve cool imajıyla karşımıza çıkıp da, burada sünepe sünepe gezinen sosyal içerik gazeteci Jennifer Connelly. Bir iki çıkış, bazen bağırıp çağırma dışında oldukça pasif takılan gazeteci kızımız , Zimbabweli (!!!) eski kiralık asker Danny Archer’a gönlünü kaptırır ve ver elini balta girmemiş ormanlara, ateş hatlarının ortasına. Bu arada ormanda kendilerine isyancılar diyen bir grup vardır ki; müziği sonuna kadar açıp arabalarla son sürat gezen, ellerinden içki ve sigarayı bırakmayan ve arada delirmiş gibi dans edip peruklar takan (ki buraları çok yanlı buldum filmde, ne belli böyle oldukları, Turkiye de çekilmiş bütün filmlerde de arka fonda çarşaflı tiplemeler geçer hep) çocuklara uyuşturucuyu basan işilikler vesaire vesaire…. amaaan valla baygınlık… elmas almayın işte kısaca (sanki ayda iki kere elmas alıyoruz eve). Geçelim bunları da “Hanibal geliyor a dostlarrrr” diye bağırarak sokaklarda koşasım var.
Neyse yinede filmi gülme krizleri eşliğinde izleyip (ciddileştikçe filmler beni gülme tutuyor, sinirlerim bozuluyor galiba) bir de Zan’ın parlak fikrine uyup içeriye Kentucky’den aldığımız zamazingoları sokup gizlice yemeğe kalkmamız sonucu neşeli anlar yaşamışlığımızda oldu. Bu haftanın bütün etkinliği bumuydu peki yani??? "Evet" diye cılızca çıktı sesimiz, dehlizlerden. “70 yaşlarında olup da bir hastalığı olmayan, delikanlı gibi genç görünen ve bizim yaşıtlarımıza Genetik miras konusunda mühim bir fark atmamızı sağlayan” babama teşekkür konuşması yaptığım doğum günü partisini ve Picante (Picante diyince Bodrum günleri ve bahçede bulunan küvet maceralarımız aklıma geldi bir an nası nostalji oldum yine)…. iken bir türlü gidemediğimiz Mecsikano’ya gidip yana yana yemek yememizi saymazsak bu hafta “Lost”a vurduk yine kendimizi. Ama Pazar günü kazınma suretiyle evde gerçekleştirdiğimiz temizlik operasyonu sonucu (tamda Şapka Partisi ve Marco V gecesi sabahına denk geliyordu ki nasılda akşamdan kalmaydık heey haat ) eve bal dök yala durumlarında, ben de huzur içerisindeydim, çocuklar kadar şendim. Ev böyle tertemiz olunca bizim terasta party düzenleme planlarımız 1 hafta ertelenmiş, bu hafta Mert de Kırmızı party olmasına Ekin org. Tarafından karar verilmiştir. Haydin hayırlısı…

3 Şubat 2007 Cumartesi
Ekin'in KAFA TAKINTI PARTİSİ

1 Şubat 2007 Perşembe
V 2

Ama içim rahatladı açıkçası, yaklaşık 3o bin kere izleme teşebbüsünde bulunduğum filmi oturup yüzümde yeşil maskem, elimde bitki çayım keyifli keyifli izleyince. Özellikle Natali Portman’ın “Leon”dan sonra büyüyüp olgunlaşıp, oynayacağı filmler konusunda hat safhada seçici olmasından ve Wachowski Kardeşlerin de imzasını taşımasından dolayıdır ki, tansiyon yükselmiş meraklar iyice kabarmıştı ben de. “İzledik de ne oldu” deme sınırlarında dolaşırken filmin gizliden gizliye etkisinde kaldığımı anlıyorum, zira şöyle bir kriterim var. Eğer film izleme esnasında babaanne gibi sürekli konuşursam, bu demek olur ki o sahneler beni etkilemiştir. Bunda da sürekli “Aaaa bu yapmış ayol işkenceleri, pislik adam ama….aaaaa” “Geldiler yine kafalara torbalar….” “Maskeye bak yanaklar pembe pembe. Hahahahah” “Politik öğeleri coşturmuşlar burada…” falan gibi ha bire konuştum da konuştum. Kendimi alamadım. Aslında çizgi roman olduğunu ise çok sonraları “special eddition” cd sine bakınca öğrendim. Cehalet işte… Pek de film hakkında ahkam kesmeden sabahki şokuma geçmek istiyorum acil. Bir kalktık ki teras bembeyaz. Pamuktan yorganlar, yastıklar yırtılmış içi havaya dağılmış. Tam da rüyamda Amsterdam’da dolaşıp, gezip eğleniyordum ki, saat acımasızca çaldı yanı başımda. Gıcık gıcık bi açtım gözlerimi…. Her yer kardünyası....Pause.
Cidden büyülüydü manzara…İyi ki terasta oturuyoruz dedim bir kez daha. Serotonin beyne direk nüfuz ediverdi oracıkta. Düşündüm bu an evimizi koruyan ruhların tatil günüydü, bu gün her yer güvenli ve huzurla kaplıydı artık. Sınırlarımızı yeniden yapılandırmanın zamanı gelmişti. Sıra sakinlik, dinginlik ve “almak” değil “olmak" klişesinin gerçeğe dönüşme cabasındaydı. Söz egonun istifasıydı. Gözlerimi kapattım gidiverecektim ki delikten aşağıya……alarm bir kez daha çalarak, kulağımdan tuttuğu gibi indirdi beni yine dünyaya. “Wecome to the real world Deniz, kalk ve giyin” .......
31 Ocak 2007 Çarşamba
Havada elektronik kokusu var....
Geçen haftadan beri Ankara’da havanında soğukları abartmasıyla iyice evlerden çıkamaz olduk, kuruduk, ev - iş çemberinde elimizde büyüteç hayattan zevk alma noktaları kovalar hale geldik, “Lost”ları adeta baş tacımız ettik, Zanikle birbirimize iyice sokulduk. Derken derken oturmuş kibar kibar fincanımdan sabah kahvemi yudumlarken bana bi mail geldi : Saklıkent’te bir atraksyon vaaaaaar, Marco V geliyor, duyduk duymadık demeyiiiiiiin… Zaten ne duymıycaz, apartta bir yerlerde bi olay, bi happening olsada katılsak durumlarındayız (hepten kış uykusuna yatmamış Ankara ahalisi olarak). Neyse ben de eski cluplerin altın çağını yaşamış, tam da "clubber" diye bir takım garip yaratıkların clupleri basıp, robotik sportif danslarıyla uyuşturucudan nasibini almış bi şekilde mekanları iğrenç hale getirmesine ramak kalmışken ortamı terk etmiş ve bu sosyolojik durumlardan kendini sıyırmış bir şanslı olaraktan torunlarıma rahat rahat elektronik çağın temiz anılarını anlatabilmenin gururunu taşımaktayım. Az mı “Millenium’a giriyoruz, gözlükleri takarım clube giderim, kapıya isim yazdırdınmı, ıptıkı cıstık, üçyüz bejjyüz” geyikleri yapmıştık zamanında…Faces’de 20’de az mı sabahın ilk ışıklarına kadar eğlenmiştik. (Faces daha sonra “haydi eller havaya” kıvamı bir yer olup içeride “sayın ağabeylerin” cirit attığı bir eğlence dünyasına dönüşmesiyle bizi bayağı bir üzmüştü). Ben şahsen, hala elektronik müzikten kopabilmiş değilken sevindim tabi bu Marco V’nin teşrif edişine. Internete gireyim bir bakiim dedim saat kaçta başlıyor party, giriş ücreti ne, sadece Ankara’ya mı geliyor kendileri gibilerinden ki… bi röportaj la karşılaştım nick’i Turkclubber (!!!!!!!) olan Tayfun yayınlamış. Dialokta Ozan soruyor, Marco V cevap veriyor da gül gül öldüm. Aynen alıntı yapmak istiyorum bazı yerleri kimse kusura bakmasın ama:
Turkclubber- Marco V'nin soundunu nasıl tarif edersin?
Marco V- Moda, bass ağırlıklı ve enerjik.
(Moda ne yahu. Pause…. Kim bilir adamcağız ne dedi bunlar nasıl çevirdi, neyse devam ediyorum….)
Turkclubber- Sabah ilk uyandığında ne dinlersin?
Marco V- Önceden yaptığım kendi müziklerimi :)
Turkclubber- Türkiye hakkında ne düşünüyorsun?
Marco V- Türk clubberları gerçekten çok seviyorum. Gerçekten sert, güzel partiler yapabileceklerini tahmin etmezdim.
Turkclubber- Herhangi bir batıl inancın var mı? Yani sahneye çıkmadan önce değişik birşey yapıyor musun?
Marco V- Sadece önceki setlerimin kapaklarına bakıyorum çünkü her şey orada. Ve hemen çıkıp çalmak istiyorum.
(Alla alla burası da bana pek inandırıcı gelmedi ya neyse…)
Turkclubber- Kullandığın parfüm ne?
Marco V- Abercrombie. Çok ucuz bir parfüm ama Amerika'dan başka dünyanın hiçbir yerinde satılmıyor. (ne alaka şimdi parfüm …)
Turkclubber- Son sorumuz. turkclubber.com için set yapar mısın?
Marco V- Tabiki sorun değil!
Ya valla karizmasının içine etmişsiniz ama adamın. Ardından da yorumlar geliyor ki evlere şenlik. Mesela bi tanesi demişki: “Ozan kardeşim emeğine sağlık site ve üyeler için böle röportajlar faydalı olacaktır devamını bekliyorum başarılar kardeşim... “ Nasıl faydalı olacaksa??? Parfüm sipariş ederiz belki internetten?? Bi de dj kardeşliği diye bir şey mi var da biz kaçırdık arada, onu da anlamadım?
Bir diğeri: “mükemmel olmuş böle röportajlarla hem dj leri daha yakından seviyor ve onların bilinmeyen yönlerini öğreniyoruz teşekkürler” ve yorumlar devam ediyor “emeğinize saglık tesekkurler” “yawww anasınaa beee harbii coookk iyiiiiii...” “bu adam fenaa müzik yapıor” “cok saglam calıyo akıllara zarar”
Ne diyeyim…. Alttan alta sosyal içerik bir eleştiri silsilesi kafamda uçuşsa da hiç yorum yapmak istemiyorum apaçilere….. Ve biz tam zamanında kaçmışız clup alemlerinden diyorum. Ama Cumartesi takıp takıştırılıp bi Marco V’ye gidilip bakılıcak tabiki….. önce evde Organic music dinleyip, votka redbull içilerek…
30 Ocak 2007 Salı
29 Ocak 2007 Pazartesi
No haşhaş....No kokain...

Alaah Alahhh sesleriyle haftaya başladık, yorgun savaşçılar olarak. Hafta sonu bi çırpıda geldi geçti kapıdan ce e dedi gitti, elimizde dondurmamız eridi, şekerimiz alındı saklandı, topumuz kesildi, büyüdüğümüz hatırlatıldı, kıçımıza bi tekme işe yollandık, eşek kadar olmuştuk artık. Bir kişi hariç Zan Zan Zan… Sabah apar topar giyiniyorum saat olmuş 9.10, yataktan 3 yaş altı mahmur bi ses yükseldi “Ben işe gitmiceeem. Elim acıyo.” Ay kıyamaaam.
Olaylar şöyle gelişti başa dönücek olursak. (Tarantino usulü bi yazıymışcasına). Cuma gecesi en nihayetinde Manhattan’a gittik. Bunca yıldır Ankara’da yaşayan bir insan olarak ilk defa Cuma gecesi Manhattan’da alemin nabzını tutmuş bulunuyoruz bu arada anti parantez. Bunda arkadaşlarımızın orda çalmasının büyük etkisi oldu ne yalan söyleyeyim. Efenim grubumuzun adı “Disco disco” ve cidden orijinal bi repertuar yapmışlar kendileri helal olsun. No haşhaşlar, M. Jacksondan “black or white” lar. Bizede Zanikoyla dans dans sabaha kadar dans moduna girmek düştü. Ama tabi bi gece evvelden Çilekzede olmanın verdiği uykusuzlukla nafileydi bu çabamız. İşi tadında bırakıp kendimizi bi güzel müzikle harmanlayıp eve dönüyoduk ki nerdeyse çıkışta karşılaştığımız ve koştura koştura If'e giden arkadaşlarımıza kaptırıyorduk kendimizi. Sabah işleri güçleri yok tabi pislerin. Neyseki 2de eve döndük, bi uyku bi uyku ohhh. Cumartesi ofis yorgunluk ve eve gidip dinlenme hayaliyle bütün gün bilgisayar başında sırt ağrılarına kulak asmamaya çalışma çabalarıyla aksileşen ben ve dark dark modlar uzatmıyayım. Canım mandalina çekmiş, almışım elime bi kilo mandalina, Room da Meldoşla bi soda (içine de rica edip mandalina suyu sıktırdım) içip, eve yollanıp, trink kapının anahtarını çevirince, evde Zanikonun jestiyle büyülendim adeta. Çalışma odasına dolaplar yerleşmiş, temizlenmiş, yerleştirilmiş, cillop cillop. Mekanda oturduk laflıyoruz akşam planları, kimleri arasak, nereye gitsek, nerde ne var, harlıyoruz da harlıyoruz. Şimdi benim şöyle bi huyum vardır, ne kadar yorgun olursam oliim bi yarım saat-bir saat uyuyunca sabah kadar afyonum patlar cin gibi olurum adeta. Bi uyuyup kalkıcam o yorgunluğa, süper olucam, dinçlik baş göstericek ve tek gecemiz olan cumartesi bişiler yapıcaz hesapta. Yattım ama öldür Allah uyuyamıyorum. Sanki evi fareler basmış, bi tıkırtılar bi sesler bi çıtırtılar. Tam daldırıcam bi ses, bi soluk. Aaaaa ama bi çıldırdım. “Ayol bu ne yahu kendi evimde ….” tarzı bi dellenmeyle sinir harbi, teror estirdim falan. Yeni döşenmiş çalışma odasına çekildim uykusuzluğun verdiği gıcık olmuşlukla, bi Pulp Fiction koydum computere, ki her zaman keyfimi yerine getirmeyi bilmiştir. Zan da artık salonda ne izliyo o sırada bilmiorum tabi. Trip atıorum aklımca, halbüki nası garibime gitti. Biz yıllardır (heralde bi 8 yıldır tanışırız) hep dipdibeyizdir, değil ayrı odalarda film izlemek, göbeğimiz bağlı gibi her yere beraber gideriz, yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmez yani. O esnada Zaniğin bana almış olduğu ve sessiz sessiz getirip masaya koyduğu çikolatayla buzlar erimiş, Pazar sabahı brunch'ımızla her şey normale dönmüş, balıkların suyunu değiştirirken Zanın fanusu çatlatıp elini kesmesiyle “aşkım bişeyin yokya lara, canıııım kıyamam lara” kadar varmıştı. Olan Cumartesi gecemize olmuştu, helbuki gece arayan Gamze gayet “Olum bu kaçmaz, arkadaşım çalıyo bu gece, kapıya adını yazdırırım, mertler, hikmetler, zartlar zurtlar herkez var” tarzında bi yerin açılışına davet ediyodu bizi bi gaz bi gaz. Öööö gitmedik salak gibi…
Neyseki Pazar günümüz süper geçti. Domestik modlarda Onurcum öğlen uykusuna yatmışken bi tremisu patlattım mutfakta, çıktım DVD baktım, ordan ver elini DnR, uzun zamandır almayı ertelediğim “Buse Cinayetleri ve Huzur Cinayetleri’ni” aldım bi güzel, ki Zanik aradı... uyanmış. Bütün öğlen uyumuştu tek tatil günümüzde yine küsesim geldi ama artık abartmiim dedim içimden. O da çıktı Tunalıya DVD mizi aldık. Gün tadında yemek, tiremisu, cappucino ve film olayına girdik (Ilizyonist, 10 üzerinden 7 verdik gitti) ki ben zaten sızmışım artık salonda. Tabiki bütün gün uyuyan Zan sabah 5 e kadar uyuyamamanın verdiği rehavetle sabah kendine tatil ilan etti. Şimdi evde tembel teneke. Akşam eve gidip kitap okuyup kanepeye kavuşmak ve Lost manyaklığına girmek için sabırsızlanıyorum….
26 Ocak 2007 Cuma
Çocuğum olsa demek nası şımarıcak…
Yine bir uykusuzluk bir uykusuzluk...uyku cehennemi kapımızda... Abimlerin bir koşu “Gotan Project” konserine İstanbula gitmesiyle misafirimiz olan Çilek, bir anda minik şirin bir köpek suretiden çıkıp, yaramaz, şımarık, söz dinlemez, sürekli, havlayan -havlamasada hırıltı benzeri garip sesler çıkartan- bir tiplemeye dönüştü. Üstüne üstlük apartmanda köpek beslemenin yasak olması onu bizim evde bir kaçak yapmaktaydı. Fakat sabaha kadar havlaması bütün apartmanda Çişeğin sesinin yankılanmasına, bizim de susar umuduyla yatağa davet etmemize ve her havlayışında yaylı yatakta deli gibi sıçramamıza neden oldu. "Zanik"in sabah belirtmesine göre bir ara ben de kendimi kaptırıp o havladıkça hırıltılı gibi sesler çıkartarak ona eşilik etmişim, ki hiç hatırlamıyorum uyku arasında. Zavallı Onurcuum benim. Neyse sabah olduk biz olduk denebilir.
Bu arada gecenin başı bizim eve yeni taşınmamız ve dolap eksiğimizle başlayan eve dolap taşıma maceramızla şenlenmiş, benim terasa kadar koca koca dolapları çıkaran adamlara çok acımam ve onlara dolapları evin orta yerine koydurmamla iyice saçma bir hal almıştı, ki bu arada fonda zaten Çilek hep havlamaktaydı. İpler onun eline geçmişti bi kere, ama napabilirim kızamama sorunum var işte benim?? Zanik eve gelince taşınmış yepyeni dolaplarımızı evin koridorunda, odalarda yerlerde orda burada görünce (şoklarda) adamlara neden taşıtmadığımı sordu doğal olarak ve belimizi çatlatma pahasına hepsini odalara teker teker yerleştirmeye başlamıştık ki bizi gülme krizi tuttu. İnsan dolap taşırken bu kadar mı çaresiz olur kardeşim.. Ağırlık altında gülme tutuyo resmen insanı ve birbirimizi damarlar çıkmış kıpkırmızı gördükçe iyice gülme hissi dürttü bizi. Vel hasıl gayipten gıdıklanmalarla bi dolabı taşımak yarım saatimiz aldı. O arada Çilek ne güzel uyuyodu balıkların yanında. (Zanik eve fanusta balık almışta sağolasıca). Biz o yorgunluğun üstüne bi de dolapları sildik bi güzel ve “yattığımız yeri beğeniriz artık” diyerekten salonda sızışlara geçtik. Ve bi uyuduk bi uyuduk demek isterdim ama nerdeee… Şimdi beraber ofise geldik Çilek hanımla ve ben ona küsüm. Eşek herif diicem de kız o kız… Bakıyo ordan yatmış minderine uykularda ohhh… Bu arada sızmadan önce Ed Wood izliyoduk ve çok süper bi filme benziyodu, ilk iş gidip almak olucak DVD sini, Tim Burton’a saygı kuşağı babında…..
25 Ocak 2007 Perşembe
Aziz Sarıyer gecesi

En son eve gidip uyuma hayllerim de gece gece abim ve Zanik delisinin çorba içicez, dışarı çıkılıyosa tam çıkılsın efemdim, racona uyulsun edasında direksyonu çorbacıya kırmasıyla suya düştü. Çorbayla kalsa iyi dedirticek menüsüyle ve gece gece ancak bir Türk mantığının yemeye cesaret edebileceği gariplikte yemek çeşitleriyle bizimde masamız donatılmaya başlandı. En azından gecenin bu kısmını Aziz Sarıyerin kaçırdığına içten içe sevinirken, acıyan ve zonklayan ayaklarımızın alttan alta beynimi delmesi ve gözümün önünden silüet şeklinde geçen (zira odaklama sorunu çekiyodum), kelle, damar çorba, yoğurtlu etli dolma, sarma cart zurt vesaireye daha fazla bakamadım… Hay Allah yahu .Ayol bu da miğde ama yaniii.
Neyse tabi o kadar içilen içkiyi boşa harcamamanın verdiği dışa vurumla çorbacıyı kahkahalarla inletip, anlatmadık abuk hikaye bırakmadık. Şimdi acil iki günlük yılbaşına hazırlık, dinlenme ve detox programına başlamam lazım. çavv

